Bir Yunan mitolojisine göre eskiden Zeus’un yarattığı insanlar tek ruha sahip; 4 kollu, 4 bacaklı, bir kafada iki ayrı yüzü olan, sırtları birbirine yapışık ve hermafrodit (Hermes/Afrodit) yapıda güçlü varlıklarmış. Sahip oldukları güç onları her türlü taşkınlığı yapmaya itermiş ve bu yüzden güç sarhoşu olup tanrılarına teşekkür etmeyi unuturlarmış. Zeus bu duruma aşırı sinirlemiş ve bakanı kör edecek derecede parlak olan kılıcıyla insanların hem ruhunu hem bedenini ortadan ikiye bölmüş; bölünen parçaların bir tarafı kadın diğer tarafı da erkek olmuş ve bu parçalar o kadar korkmuşlar ki bölündükten sonra hemen birbirlerine sarılmışlar. Parçaların birbirlerini bırakmayacağına ve durumun da böyle süremeyeceğine karar veren tanrılar insanları karmakarışık bir düzen içinde gökten yıldız serper gibi dünyanın farklı yerlerine bırakmışlar. Böylece birbirlerinden ayrı kalan parçalar diğer yarısından eksik yaşamakla lanetlenmiş ve yaşamlarında diğer yarılarını aramaya koyulmuşlar…
Düşüncelerimin yolculuğu bir hikayeden başlıyor; örümceğin görünmez ve birbirine sıkı sıkı bağlı ağı gibi büyüyor, bütünleşiyor. Kendimi Jung’un emin bir dille bizlere bunları ölçüp biçemezsin, göremezsin çünkü bilinçaltının çok derinlerinde bulunan arketiplerinde anima ve animus var, dediği noktada birbirinden ayrılmış ruhlarla bağdaştırıken buluyorum. Ve o emin dilin sunduğu bilgilerle: Jung’a göre arketipler nesilden nesile kalıtsal aktarımla ve biyolojik soyaçekimle gerçekleşir. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan olaylar, duygu ve deneyimler arketiplerin dinamik bireysel ve toplumsal olarak yaşanan ve devam niteliği taşıyan oluşumlardır. Var olan bu arketipler kişide birebir temsili olarak değil de uygun durum ve koşulda kendini gösterecek potansiyeller olarak tanımlanır. Bu artekiplerin içinde yer alan anima ve animusa gelecek olursak Jung onlara insan psişesinin iç yüzü der. Kadında animus; erkekte ise anima tamamlayıcı ruh imgesi yani anima arketipi erkeğin dişi yanı, animus arketipi de dişinin erkeksi yanıdır. Beğenilerimizi, yönelimlerimizi ve ilişkiye yönelik bizdeki diğerini kontrol eden arketiplerdir. Bir ortama girdiğimizde hiç tanımadığımız birine karşı hissettiğimiz yakınlık duygusu ya da bizimle yakın olmak isteyen birine ne kadar iyi biri olursa olsun ısınamayışımız bunun yansımalarıdır.
Yaşamımızda arketiplerin ilk yansıması kadınlarda hayatta karşılaşılan ilk karşı cins baba, erkeklerde ise annedir. Küçük bir kız çocuğuna gelecekte nasıl biriyle evlenmek istediği sorulduğunda “Babam gibi biriyle evlenmek isterim.” cevabını almamız yüksektir. Aynı şekilde bir erkek birlikte olmak istediği kişide annesinin özelliklerini arar. Dolayısıyla arketipler kişinin anne ve baba kompleksleriyle bağlantılıdır; bu bağlantı ilişkilerine bakış açılarını ve ilişki yapılarını belirler. 1878 yılında Jung’un anne ve babası geçici bir süre ayrılır. Bu esnada kendisine teyzesi ve hizmetçileri bakar. Jung, bu döneme dair anılarından şu şekilde bahseder: Annemin yokluğunda bana hizmetçimiz baktı. Beni kucağına alıp başımı omzuna koyuşunu hala anımsıyorum. Annemden oldukça farklıydı. Saçları siyahtı, teni de koyu. Bugün bile saçının çizgisini, koyu tenli boynunu ve kulağını görür gibiyim. Tüm bunları, bana hem çok yabancı hem de çok yakınmış gibi algılardım. O bana, ailemden çok daha yakınmış ve her nasılsa, çözemediğim bazı gizemlerle ilgisi varmış gibi gelirdi. Bu tür kızlar daha sonraları anima’mın bir parçası oldular. İlettiği uzaklık duygusuna karşın onu hep tanıdığım duygusuna kapılmam bu türün bir özelliğidir. Bu izlenim daha sonraları benim için kadınlığın tüm özünü belirleyen bir sembole dönüştü.
Biz de yaşamımızda içselleştirdiğimiz öğe doğrultusunda karşı cinsin doğasını kavrıyoruz, farklı duygusal izlenimler ve sezgiler oluşturuyoruz ve tüm bunları bilinçsiz bir şekilde yapıyoruz. Bizi diğerine aşık eden şey animus veya animadır. Karşıdaki insanı yaşamın başından beri tanıyor hissine kapılıp, o doğru kişi inancına sıkı sıkı tutunuruz. Aslında o insanda gördüğümüz şey ona yansıttığımız bir parçamızdır. Bir hayale sığdırdığımız şeylerin gerçekliğe erişmesini beklemediğimiz gibi o parçayı bulmak için uğraşlara ve arayışlara girişiriz. Tıpkı Hermes’in Afrodit’ini sarılarak, Mecnun’un Leyla’sını çöllerde dolaşarak ve prensesin kurbağa prensini öperek aşk üzerinden nesneleştirdiği ötekini(ruh eşini) aramaya koyulduğu gibi…
İnsan nesiller boyunca bu arayışları gerçekleştirirken de o güzeli, uğrunda ölmeye değeri edebiyata, masallara ve şiirlere aktardı ki orada ruh bulsun; Afrodit’ini arayan Hermes’e rehber, Leyla’sı için çöle düşen Mecnun’a su olsun. Yaşamımızda her zaman masallarda anlatıldığı “mutlu son” kavuşturması olmadığı aşikar. Bahsi geçen bu arayışın bize sunabileceği en faziletli öğretisi ise bireyselleşmek ve kendini gerçekleştirmek için destek olan, kendine ve karşısındakine katan bundan da zevk bir ruh eşi sendeki beni karşılayacak kişi. Bu duruma ulaşmak için binbir parça yap-boz tadında bir seyir izleyip kırgınlıkları, kızgınlıkları ve mutlulukları biriktirerek bir bütün oluşturma çabamızın en nihayetinde uygun parçaya denk geleceğine inanıyorum.
Yazar: Tuğçe Ünalmış