GÜNÜN AKIŞINDA

Odanın içine sızan ılık güneş ışığıyla gözlerimi yaşamıma araladım; günaydın.

Bugün de onlardan, birbirinin tekrarı gibi duran diğer günlerden. Kalkıp aynılığa ilk adımımı atacağım. Bana mal edinmiş tüm sıfatları ve gereklilikleri hırka gibi üzerime giyeceğim tek tek. Aynaya baktığımda gözlerim aldığım uykudan memnuniyetsizliğini yansıtacak, ben de aynı memnuniyetsizlikle karşılık vereceğim. Gün boyu bana eşlik edecek olan eleştirel sesim yavaş yavaş yükselecek; yüzün şişmiş, o sivilce ne, uf saçın kabarmış… Saatler ilerledikçe telaşım da artmaya başlayacak. Saatlerce oturup sohbet ederek yapmayı sevdiğim kahvaltıdan tam doyamadan hazzına varamadan kalkacağım, yaşamın bana dayatılmış hızına ayak uydurmak için önceden planlanmış ve sabahına beğenilmemiş kıyafetlerden vazgeçip rastgele bir şeyler geçireceğim üzerime. Kalabalığın tam ortasına koşturacağım, dahil olacağım beni zaman zaman sarsan o çalkantıya.

Öyle bir çalkantı ki bu, ismimin yanına her an farklı bir rolü ekliyor; bazen hepsi oluyorum, bazen hiç kimse. Tezatlıklarla işte. Bu tezatlıkların bana getirdiği beklentilerin akışına kapılıp gidiyorum. Beklentilerin bana direttiği zorunda ve olmalı terazisinden asıyorum hep kendimi, ölüme çeyrek kalıyor ama ölmüyorum. Canım acıyor, acıya direniyorum ve alışıyorum. Sonra terazi düzeliyor, ip boynumdan çıkıyor, ipin izi boğuyor bu sefer, sıkıyor… Nerede olursam olayım o andaki gibi sıkmaya devam ediyor. Unutmak için kalabalığa kaçıyorum, kalabalığın vaat ettiği ama hep bir yanımı eksik bırakan yetersiz eylemlere. Yetersiz diyorum çünkü doymak bilmez bir bataklık gibi içine çekiyor ve hep daha fazlasını istiyor. Kargaşa içinde kendime dayattığım mükemmellik anlayışıyla daha dibe batıyorum. Sonra göğe bakıyorum, göğe bakmanın hatırlatıcı ve ferahlatıcı maviliğini çekiyorum ciğerlerime, bir şiir mırıldanıyorum sessizce; “Biliyorsun ölüm, mavi boş bir kafestir kimi zaman. Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Pollyanna”. Mavilik bir şiirle bütünleşiyor ve zamanın çoğalarak tükenişini fısıldıyor kulağıma. Ensemden soğuk bir rüzgar geçiyor o anda. En son ne zaman kendim için bir şey yaptım? Ne zaman ağız dolusu kahkahalar attım? Ne zaman ile başlayan sorularımın ardı arkası kesilmiyor. Üstümdeki gereklilikler hırkasını atıyorum, eleştirel sesim susuyor, beklentiler rafa kalkıyor. Tozlanıp orada kalsalar diyorum, oracıkta kalsalar… 

Bozuk plak gibi tekrara düşen günleri silkeliyorum, ufak bir değişiklik yapıp eve başka yoldan gidiyorum mesela. Yaşamı ya da günü anı veya geleceği dayatıldığı gibi değil, öğretildiği gibi değil, dilediğim gibi yaşıyorum. Sonra tekrar kalabalığa karışıyorum çünkü yaşam kalabalık içinde işliyor. Heyecan verici olduğunu kabul ediyorum. Yıpratıcı ve yorucu da… Bunu hissettiğim anda her şeyi orada bırakıyorum. Çalkantı huzur vermiyor. Huzur bulabileceğim bir yere bırakıyorum kendimi veya gözlerinde samimiyetini hissettiğim ruhu deniz yüklü birine…

Çoğalarak azalan zamanından bu yazıya da yer verip buralara kadar geldin. Birbirinden çok farklı olup aynılığı yansıtan günlerden sana seslenebilirim artık “Ee sevgili okuyucu sen en son ne zaman kendin için bir şey yaptın?”

Yazar: Tuğçe Ünalmış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.