(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir.)
“Aşk; üzerine binlercesinin yazıldığı saklı bir mısra, tanımının kifayetsiz kaldığı haklı bir heyecandı. Seni yazmak için başladığım her sayfa, seni yeterince anlatamadığı için yırtılıp atılıyordu. Öyle ki bu, elimde kalan son kâğıt parçası ve ben bu sefer seni anlatmaya kararlıyım.
Sessizliğin hüküm sürdüğü, karanlığın misafirliğini bütün semaya ilan ettiği bir gecenin soğuğunda rastladım ben sana. Toy bir sevinçle tuttum karanlığıma uzanan ellerini. Gözlerin gözlerime aydınlığın türküsünü söylüyordu; sustum ve dinledim bütün ezgiyi, sakladım ruhumun derinlerinde gözlerinin emanetini. Yarınlar diyordun; aydınlık, umut kokan yarınlar… İnandım, karanlığıma bir mum ateşiyle yaklaşan yüreğinin aydınlığa çıkış kapım olduğuna. Öyle inandım ki iman ettim verdiğin umuda. Ân geldi, mum bitti ve karanlık sardı yüreğimi ama sen başka bir mumla çıkageldin. Kararlıydın ve inatçı. Aydınlık yarınlardı ve yarınlar biz. Karar verdim; emanet ettiğin bu sevdalı umudu, masumiyet kokan bu aydınlık türküsünü bir ömür mırıldanmaya ve mırıldandım da…
İşte bu yüzden yazıyorum sana, buruşmuş ellerimin titrek dokunuşlarıyla ilerliyor mürekkep kâğıtta. Bir ömür harcadım sevdanla, öğrettiğin aydınlık yüreğimde sır, gözlerimde hasret. Yokluğunla geçen her gece, askıda alınmış bir nefes. Ey aşk; hasretin, yanımdayken dahi sana duyduğum o çetin hasretin yüreğimin ateşgâhı ve sen şimdi hiç bilmediğim saklı bir kıtadasın. Ellerim üşüyor, yüreğim sızlıyor ama sana verdiğim söz hâlâ şu kocamış halimde dahi yarınlar için umut diye fısıldıyor. Umut etmekten yorgun düşemeyecek kadar sadığım emanetine.
Hayli ihtiyarladım, biliyorsundur. Bazen hafızam epey zorluyor beni, doktorlar bir hastalıktan bahsediyor, duymuyorum onları. Unutacakmışım yavaş yavaş her şeyi ve hatta seni, öyle diyorlar. Ne bilir onlar, yüreğime ve ruhuma kazınmış bu sevdayı unutmak hangi melun illetin harcıymış. Hatırlarsın belki, gençliğimizde aşk kokan bir baharın eşliğinde kulağına eğilip bir şey söylemiştim sana: “Ben seni unutmak için sevmedim ki.”. Hatırla bu sözü, yaşlı kırış kırış yüzümün perdelediği o gözler, bugün de aynı şeyi söylüyor sana sevgilim: “Ben seni unutmak için sevmedim ki…”
Tozlu kitap raflarının arasında kalmış onlarca mektuptan sonuncusuydu. Gözyaşlarıyla ıslanmış gözlerimin sayfaya damlayan her gözyaşıyla mürekkebini iyice dağıttığı, özlemle ve gıptayla okuduğum onlarca mektubun sonuncusu. Bir yenisinin daha yazılamayacağından, böyle bir aşkın bir daha yaşanamayacağından emin olduğum altmış yıllık bir sevdanın son vedasıydı. Lise yıllarında birbirine aşkla sarılan büyükannem ve büyükbabamın sevdalı öyküsüydü bu. Büyükbabama yazdığı ama ona hiç ulaşamayacak onlarca mektuptan biri olan bu son mektupta bahsettiği gibi de olmuştu, uzun bir süre hastalığa yenilmemek için direnmişti ama ne çare, hastalık çoktan ilerlemişti. Artık evde kalamayacak kadar sarmıştı hastalık benliğini. Zamanla herkesi ve her şeyi unuttu, kendisini bile; büyükbabam hariç…. Hastaneye her ziyaretine gittiğimde liseli bir genç kız edasıyla ve heyecanıyla o yaşlara ait anılarını anlatırdı. Bütün ömrü sanki büyükbabamdan ibaretmişçesine, başka hiçbir şeyi o kadar sevmemişçesine… Son nefesine kadar dudaklarındaki ezgiydi yaşadıkları sevdalı ömür. Belki de aşk, kendini dahi unutarak başka bir ruhta var olmak ve onu yaşamaktı. Bütün hayatı bir çift göze feda etmek, bir eli ömür boyu tutmaya yeminli olmaktı. Her yanlışta daha çok sarılmak, her kavgada daha çok kenetlenmekti. Belki de aşk, hiç vazgeçmemekti…
Yazar: İrem Tokyürek
Görsel Kaynak: https://dream.ai/create