MEKÂNIN HATIRASI

Hatıralar canımı acıtıyor. Ve ben olduğum yerde değilim artık. Üzerinden yıllar geçmiş bir hikayenin içinde yaşıyorum. Hikayenin ana karakterinin adım adım büyümesini ve bana dönüşmesini izliyorum.

                              (Bu yazının okunması yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)

Günler öncesinden teslim oldum, yaklaşan bir güne. Her şey ayarlanmış; kaçta evden çıkacağım, ne giyeceğim, nasıl gideceğim. 10-15 dakika önceden orada olmak için, randevu saatimden 1 saat önce evden çıkmalıyım. Tek bir olumsuz durumla karşılaşacağıma inanmıyorum. Yine de gideceğim mekanın hatırası, bir perde gibi gözümün önünde duruyor ve birlikte yemek yediğim insanları görmeme engel  oluyor. Hatıralar canımı acıtıyor. Ve ben olduğum yerde değilim artık. Üzerinden yıllar geçmiş bir hikayenin içinde yaşıyorum. Hikayenin ana karakterinin adım adım büyümesini ve bana dönüşmesini izliyorum. O zamanlar kendimi küçük görmezdim, hep ne kadar büyük olduğumu düşünürdüm. Şimdi geriye dönüp bakınca, sadece diğerlerine göre daha az oyun oynamış bir kız çocuğu olduğumu fark ediyorum. 16 yaşında hayatımın en önemli tecrübesini geride bırakırken, kendimi tamamlanmış bir insan olarak görüyordum. Oysa hiçbir şeye başlamamışım. Kendimi rahatlamış, hatta kurtulmuş hissetmem gereken o günlerde ben en zor günlerimi geri almaya razıydım. Çünkü rahat geçen bir günün ne demek olduğunu bilmiyordum. Şu an 21 yaşındayım ve hala rahatlığa alışamadım.

            8 yaşımda ilk defa skolyoz teşhisi konulduğunda, önümde türlü seçenekler vardı. Ameliyat, korse tedavisi,alçı tedavisi… (Terimlere hakim olmadığımdan herhangi bir hatamı görmezden gelmenizi rica edeceğim). Ve ben daha hastalığımın ne olduğunu bile bilmiyorken, bir de nasıl tedavi olmak istediğimi soruyorlardı. Bir süre sonra ben kliniğin bekleme odasında, ailem ise doktorun yanında aynı soruları kafamızda döndürüyorduk. Odadan kim çıkarsa çıksın, önce bana yarım bir tebessümle bakıyordu, sonra telefon görüşmesi yapıyordu. Ben de eve dönmeyi ve en güzel elbiselerimi giyip parka çıkmayı bekliyordum. Doktorla vedalaştık, klinikten ayrıldık, kimse bana tek bir şey söylemedi. Konuyla o kadar alakam yoktu ki, ne sormam gerektiğini bile bilmiyordum. Hiçbir şey olmamış gibi eve geldik, ben en güzel elbisemi giyip insanların ne kadar güzel olduğumu söylemelerini izledim. Günler geçti, bir sabah evden çıktık. Vakitin sabah saati olduğunu uykumdan uyandırıldığım için tahmin ediyordum, gördüğüm karanlığın sabahla hiçbir ilişkisi yoktu. Bu sefer büyük bir hastanenin, oldukça soğuk bir odasında, bir cihazın içine girmemi istediler. 1 saat kadar hareketsiz bir şekilde yatarsam, akıllı bir çocuk olurmuşum. Ne dedilerse yaptım, hala ne soracağımı bilmiyordum. O odadan da çıktım. Ödül olarak pasta kazanmıştım, evde keyifle pastamı yedim.

            Günler geçti, doktora gittik. Bana sadece iyileşeceğimi söylediler. Kötü olduğuma inanmıyordum. O zaman dünyanın normaliyle tanıştım. Bir binadan başka binaya doktorum rehberliğinde gidiyorduk. Herkes bana gülümsüyordu, ben ise sadece cevap istiyordum: Henüz sormadığım soruya bir cevap. Öncesinden alınan ölçülerle ve daha birçok bilgiyle hazırlanan bir ürünü karşıma koydular. Yamuk yumuk bir şeydi. Hiçbir estetiği, birbirine denk olan hiçbir noktası yoktu. Üstelik demir parçalarıyla birleştirilmişti ve bazı kısımlarından vidaları elime batıyordu. Hiçbir şey yapmadım, birilerinin yardımıyla kendimi o çirkinliğin içinde buldum. Gözümden yaşlar dökülmeye başladı. Bana bakıp gülümseyen ailemi üzmek istemedim, ben de güldüm. Ne kadar hareket edebildiğime baktılar, canımın ne kadar yandığını sordular. Artık herkes ciddiydi, işlerini yapıyorlardı. Üzerimden korseyi çıkarttıklarında, tüm benliğimle onu bir daha takmayacağıma emindim. O gün tam tersine beni ikna etmeye çalıştılar, istemedim. Ağladığımda her şeyi elde etmeye alışmıştım. Ağlayarak ondan kaçabileceğimi düşündüm, işe yaramadı. O sırada, klinikte bir başka kız daha vardı. Bana balerin olduğunu ve eğer alışırsam istediğim kadar hareket edebileceğimi söyledi. İnanmadım. Bana kısa birkaç bale hareketi gösterdi. O demir parçalarıyla bunu yapabiliyor olması, beni kendisine hayran bıraktı. Korse tedavisi görmeye karar verdim. Babama tek bir soru sordum: “Korseyi ne zaman çıkartacağım?” Bir sonraki gelişimde çıkartacağımı söyledi. Bir sonraki gelişlerim geçti. Oturduğum yerden yardımsız kalkamadığım, en güzel elbiselerimin bir defa giymemle yırtıldığı, parkta kimsenin bana güzel olduğumu söylemediği günler birikti. Duygularımı kağıda döktüğüm, tek dostumun kitaplar olduğu günler, yıllara dönüştü. 11-12 yaşlarımda, bir gün kliniğe gittiğimde, tecrübeli bir hasta olduğum için, benden korse tedavisini reddeden Down sendromlu bir kızla konuşmamı istediler. Yanına gidip konuşmaya çalışsam da benimle ilgilenmiyordu, sadece sabit bir noktaya bakıyordu. Oyun oynamayı teklif ettim. Yere oturup bağdaş kurdum, canım acıdı, belli etmedim. Bir süre oyun oynadım onunla. Sonra iyi anlaşmaya başladık. Odadan çıktıktan bir süre sonra, kızın korse taktığını öğrendim. Eve döndüğümde bacaklarım mosmordu, kalçamda kesikler vardı. Aklıma yıllar önce beni ikna etmek için bale yapan kız geldi. Kim bilir ne kadar canı acıdı da bana belli etmedi; benim iyiliğim için, hiç tanımadığı birinin iyiliği için. O gece, o kız için ağladım.

İkisinin de ne ismini, ne de nerede olduğunu hiçbir zaman öğrenmedim. Ama görüntüler, her istediğimde aynı kalitesiyle geliyor gözümün önüne. Tüm hatıralarım yüz tutarken eskimeye, onlar bir ev sahibi gibi yaşıyor içimde. Gözümün önünden gitmeyen birkaç sahnenin hatrına, seviyorum yaşamayı. Şimdi adını hatırlamadığım birkaç kişi için umuda inanıyorum.

Ve buradayım. Tüm bu düşüncelerle, hatıralarla dolu bir mekanın kapısındayım.

                                                     Yazar: Neslişah Kahraman

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.