(Bu yazının okunması yaklaşık olarak beş dakika sürmektedir.)
Sırtını acıtan çıkıntılı taşın baskısını hissederken usulca gözlerini açtı Orpheus. Derin bir uykudan uyanmasına rağmen dinlenmiş gibi değil, koca bir orduya tek başına kafa tutmuş gibi yorgun hissediyordu. Bedenindeki tek kıpırtı, göz kapaklarının dingin hareketleriydi. Zihninden kaçmak için uyumuş ama rüyasında kaybettiği eşini görmüştü. Rüyası hala tüm gerçekliğiyle karşısındaydı. Gözlerini kapatsa yeniden boşluğu kucaklayabilirdi.
Göğsünde dumanı tüten ama tüten dumanı da bir türlü tükenmeyen ateşin kalıntıları vardı. Eurydice öldüğünden beri aynı dumanı soluyordu.
Mağaranın çıkışını oturduğu yerden görebiliyordu. Bir ağız gibi açılan yarıktan içeri tatlı bir gün ışığı sızıyor, döne döne uçuşan toz zerrelerini açığa çıkarıyordu. İçinde yattığı bu pis mağaranın ağ bağlamayan yerleri yok denecek kadar azdı ve tozdan dolayı zar zor nefes alınıyordu.
Ayağa kalkmaya çalıştı ama sarhoş bedeni bir sağa bir sola yalpaladı. Özlemin onu ne hale düşürdüğünü bu yalpalamayla açık açık görmek zoruna gitti. Gördüğü rüyanın etkisiyle göz pınarlarına biriken yaşları daha fazla zapt etmeye çalışmadı. Duvara tutunarak yeniden kez ayağa kalkmayı denedi. Hantal bedenini kaldırmak, düşürmemek için yüklendiği tırtıklı duvar avuç içlerinin çizilmesine neden oldu ve eş zamanlı olarak bacağına değen bir şeyin yere devrildi ama yine de kalkmayı başardı. Yere devrilen şey ise yanından ayırmadığı liriydi.
Mağaradan çıkana kadar çarptığı her duvar elbisesinin bir tarafına kesik açtı. Bu kesiklerden bedenine süzülen hava tenini ürpertti. Zeus’un nefesini ensesinde hissettiğini sandı.
Işığın sızdığı yarık yakından oldukça büyüktü. Zorlanmadan dışarı çıktı. Girişi ağaçların arasına gömülmüş olan bu mağarayı terk etmek kabuğundan yeni çıkan bir kuş gibi hissettirdi. İlk defa geldiğini bilmesine rağmen bu mağarada doğmuş gibi bir ayrılma korkusu sarmaladı ve içten içe ölümünün de burada olmasını diledi.
Ağaçların arasında yürüdü ve yürürken aklına Eurydice’yi ilk gördüğü gün geldi. Lir çalarak avare avare dolaştığı sayısız günlerden biriydi. Lirini eline aldı ve doğayı uyutan şarkılarından birinin melodisini çalmaya başladı. Rüzgar durdu, çiçekler kafalarını kaldırıp melodiyi dinlemeye koyuldu ve ağaç dalları huşuyla eğildiler. Ayakları Orpheus’u eşinin mezarına taşırken ağzı melodiden çok ayrı bir şarkı söylemeye başladı.
“Kandırırım, Demeter’in kızını şarkılarımla,
Ölüler tanrısını kandırırım,
Büyülerim ikisinin de yüreğini,
Alır sevgilimi Hades’ten kaçırırım.”
Uzaktan görünmeye başlayan mezarın taşlarına özlemle baktı. Dili aynı sözleri tekrarlıyor, parmakları aynı tellerde geziniyordu. Orman, Orpheus’u izliyordu ama gördüğünden hiç memnun kalmamıştı. Bu yüzden çiçekler boynunu eğdi, rüzgar hoyratça esti ve ağaç dalları kendi şarkısını söylemeye başladı ama Orpheus bir kardelenin başkaldırışı gibi ormana meydan okudu. Sesi gökyüzünde yankılanırken ve Zeus’un bakışlarını üstüne çekerken şarkısını söyleme devam etti.
Orman bu derin yasa saygı gösterdi. Toprak, havadaki ölüm kokusunu soluduğunda bağlı olduğu kökler çürümüş gibi sancıdı. Gaia’nın, Zeus’a yenildiği gün gibi utanç doldu. Ağaçlar, toprağın çürüyüşüne bağlı olarak soldu. Yere eğilen dallar sararan yapraklarını döktü. Çiçekler yapraklarından renkleri söküp aldı. Orman Eurydice ile birlikte öldü. Derken Orpheus’un liri bu cansız dünyaya yeniden nefes oldu.
“Kandırırım, Demeter’in kızını şarkılarımla,
Ölüler tanrısını kandırırım,
Büyülerim ikisinin de yüreğini,
Alır sevgilimi Hades’ten kaçırırım.”
Yazar: Züleyha Yıldırım
Görsel Kaynak: https://pin.it/7syZnV3KA