Kalbin Tesellisi

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 6 dakikadır.)

Aklından tonlarca düşünce akıp gidiyordu. Gözleri işlevini yanlış anlamış gibi zihninde akıp giden cümle topluluğunda geziniyordu yalnızca. Dudaklarını ısırmış, bağdaş kurduğu parkede bir ileri bir geri salınmaya başlamıştı. Elleri ayaklarını sıkıca kavramıştı, bu haliyle durmadan hareket eden bir hacıyatmazı andırıyordu. Tam ortasında oturduğu odayı yalnızca sokaktan vuran ışık aydınlatıyordu. Gerisi karanlıktı, en az içine kurulmuş düzeni kadar karanlıktı. Gözlerini kırpıştırarak karşısında duran yer yer morarmış, yer yer ezilip büzülmüş kalbine baktı. Kendisinden belki bir belki iki metre uzağında konumlanmış, aynanın önünde kendine yer edinmişti. Bu şekilde kalbini her açıdan görebiliyordu. Her ikisi de yerde karşılıklı oturuyordu. 

Dudaklarını yalayıp derin bir nefes aldı ve sallanmayı sürdürerek kafasını geriye attı. “Geçecek, değil mi? İçimde kurulmuş bu düzen beni himayesi altına almayı bırakacak. İkimizi de kasıp kavuran ne varsa bir gün geçecek.” Tavanı izlemeye devam ederek sustu. Kalbinin ona cevap vermesini bekliyordu. “Bilmiyorum. Ama ben her gün geçeceğini düşleyerek atıyorum. Bence, geçmese bile bir gün iyileşeceğiz.” Kalbi zayıf atışlarını hızlandırdı. Gözlerini tavandan indirerek bu hızlanışı fark etti ve buruk bir gülümseme kondurdu yüzüne. “İyileşeceğimizi ben de biliyorum. Merak ettiğim biz iyileşirken şimdi bizi yoran ne varsa gerçekten geçip geçmeyeceği. Ne bileyim, insan gerçekten unutur mu bir zamanlar her gün inatla hatırladığı acıları? İnsan kalkar ya düştüğü yerden, bir gün gerçekten nerede düştüğünü unutabilir mi?” Kalbine inatla bakmaya devam etti. Küçük de olsa bir teselli istiyordu ruhu ondan. Kalp tekrar yavaşladı ve konuşmaya başladı.

“Geçer ya da geçmez, tek bildiğim unutmayacağımız. Her gün hatırladığımız acıları sonrasında unutursak çekilen ızdırabın anlamı kalır mı diye sor kendine. Ya da düştüğümüz yeri unutursak… Ben sordum ve şunu öğrendim: İnsan doğduğunda yaşamayı bilmeden açıyor gözlerini. Kimse de bize “Al bu yaşama kılavuzun, yaşa.” başlıklı bir kitap da vermiyor. Yürümeyi öğrenirken defalarca düşüyoruz mesela. Ama sonra nasıl da güzel öğreniyoruz yürümeyi ve hatta koşuyoruz. O yüzden “Nedir bizim bu düşüşlerimizle alıp veremediğimiz?” diye sordum ben kendime. Yürümeyi böyle öğrendik ki öğrenmemize rağmen kimi zaman düşmeye devam ediyoruz. Böylece de engellere basıp takılmadan yürümeyi öğreniyoruz. Bak bana, yaşamanın da bundan hiç farklı olmadığını görmüyorsun. Sen acı çekmiyorsun aslında, öğreniyorsun. Hani sıcağa dokununca hızla çekersin ya elini, sen acı çekerek yapmaman gerekenleri öğrenip ne yapacağına karar veriyorsun. O yüzden unutmamak lazım elimizin yandığı günleri, unutmamalıyız düşüp de kalkamadığımız dünleri.”

Kalbinin güzel sözlerinin büyüsüne kapılıp başını yana eğdi. İyi de zihnin bile belli bir süreden sonra dinlenmeye ihtiyacı varken, sürekli ve durmadan öğrenmek onu yoruyorken bizler nasıl bu öğretiden yorgun çıkmayacaktık ki? Nasıl dinlenecektik? Bu düşünceyi kalbiyle de paylaşmak istedi: “Tamam, diyelim öğreniyorum. Bir şekilde şimdi beni burada oturtan ve karanlıkta seninle konuşturan ne varsa hep bir öğreti. Ama ben çok yorgunum. Bir adım daha atacak takatim kalmadı, bir engele daha takılacak tahammülüm yok. İnsan yaşadığı her acıdan yaşamayı öğreniyorsa bile neden bu kadar yorucu olmak zorunda? Ben yorgunum. Yalnızca güzel günlere uyanmak istiyorum.” 

Kalbi sabırla dinledi sahibini. Her ikisi de ne kadar yorgun olduklarının farkındaydı. Kalbin bile atarken durmayı dilediği zamanlar oluyordu. Ama hayır, pes etmek onların kitaplarında yer almıyordu. “Ben de biliyorum çok yorulduğunu. Ben de yorgunum. Üzerimdeki morluklara, ne kadar itip kakıldığıma bak. Ama biliyor musun bizler yaratılan her şeyle o kadar uyum içerisindeyiz ki; günün geceye, beynin uykuya, midenin yemeğe ihtiyacı olduğu kadar bizim de bazen ruhumuzu dinlendirmeye ihtiyacımızın olduğunu unutup yeni yorgunluklar ekliyoruz bünyemize. Ama hayır, dinleneceksin. Belki yolunda ilerlemeyi bırakacaksın bazen. Belki düştüğün yerden hemen kalkmak istemeyeceksin. İşte böyle zamanlarda kendine izin vererek dinleneceksin. Sanılanın aksine yaşamaya ara verebilirsin. Bazı anlarda zamanı kendin için durdurabilirsin. İşte böylece, sen de bunca biriken yorgunluğu omuzlarında taşıyarak ilerlemek zorunda kalmayacaksın. Hem ben de güzel günlere uyanmayı çok istiyorum. Ama önce uyuman gerekmez mi? Önce dinlendir beni, kendini. 

Sonra insan kötü günlerin ne olduğunu bilmeden güzel günlere uyanmayı düşleyebilir mi? Mesela bir yemeğin güzel olduğunu nasıl anlarsın? Kötü yemekler deneyerek… İşte tam da bu yüzden kötü günlerden yakınmayı bırak. İyi günler, kötü günler sayesindeydi. Kalkışların da hep düşüşlerin var diye. İnsan vazgeçer mi umut etmekten birkaç kez eli yandı diye? Sen vazgeçme. Ben vazgeçmiyorum. Çünkü şimdi biliyorum ki aynı hatayı defalarca yapsak da kendimize ihanet de etsek ve hatta artık kalkacak gücümüz dahi kalmasa; her şey yaşamayı öğrenmek adına, kendimize dönmek adına. Biz kendi kılavuzumuzu kendimiz yazıyoruz. O yüzden geçecek, her yara iyileşecek ama biz yara izlerimizle gurur duyacağız.” Kalbi konuşmayı bitirdiğinde nefes alışverişleri hızlandı. 

Haklıydı. O da herkes gibi kendi verdiği savaşların ya mağlubu ya da galibi oluyordu ve iki türlü de kazanıyordu. Ya öğreniyordu ya daha büyük savaşlara zaferle hazırlanıyordu. Ama her türlü o, öğreniyordu. Biraz dinlenecekti şimdi; bir dahaki engele, bir dahaki savaşa kadar dinlendirecekti kalbini. Bu sefer içten gülümseyerek kalbine doğru eğildi ve uzanarak onu avuçlarının içine aldı. Kalbini ait olduğu yere koyma vakti gelmişti. Gözlerini kapatıp kalbini kendisine kavuşturdu. Hayatın da etrafında gördüğü her düzen gibi kendi düzeni olduğunu ve bu düzenin içinde dinlenmek olduğunu artık biliyordu. Oturduğu yerden kalkmayacak ve bir süre kendisine izin verecekti. Sonra, omuzları biraz hafiflediğinde yeni şeyler öğrenmeye başlayacaktı tekrar. Bu hayattı, yaşamaktı. Belki biraz sonra o da yaşamaya yine hazır olacaktı. İçindeki karanlık düzeni aydınlığa çıkarmak ne kadar zaman alırsa alsın o zamana kadar gününü geceye boğacaktı. Bazen sadece gece olmak lazımdı; işte gün, ondan sonra doğacaktı.

Yazar: Almina KESLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.