Zamansız

“Saçların ıslak. Kurutulmamış, bırakılmış. Gözlerin kalmış gecelerde, seni bekleyen ve de seni düşleyen.”

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir)

“Saçların ıslak.”
Annesinden en sık işittiği söz buydu ne zaman camı açık bırakıp uyuyakalsa. Kahvenin tadı damağında kalırmışçasına her gece yarısı uykusundan uyanan annesi bir bardak su eşliğinde odasına gelir, bu sözleri fısıldar ve sessizce camını kapatırdı. “Üşüteceksin.”

Üşütmek istiyordu. Tek kelime etmeden arkasını dönerek gittiği eski yatağına, sessizce ateşi çıksın istiyordu. Saçlarını taramadan yatmıştı, duymayacağını bildiği bu sözlerin tekrar söylenmesi için umut ediyordu. Ama bugün annesi yanına gelmeyecekti. Derin bir nefes aldı; gerçekliğe uyanırmışçasına, üzerindeki örtüyü bedeninden sıyırarak attı.

Annesinin her gece ona doğru attığı adımları geri takip ederken hâlâ rüya âleminden çıkamamış gibiydi. Dağınık aklını mutfakta buldu. Hep kullandığı fincanı eline aldı, avucunda çevirdi. Üzerindeki çiçek desenleri, tıpkı annesinin soğuk gecelerde üzerine attığı ince şalı andırıyordu. 

Ocağa ilerledi, cezveye uzandı kahve yapmak için. O anda, sanki annesinin eli kendi eli üzerine konmuş gibi hissetti. “Saat geç oldu.” Kızın kahve kutusuna uzanan eli titredi. “Şimdi içersen uyuyamayacaksın.” Cezveyi bıraktı. Açık bıraktığı pencerelerden birine doğru ilerledi. “Bu gece ay ne güzel parlıyor,” diye düşündü.
“Acaba şu kadar yıllık hayatımda kaç kere aya böyle baktım, ayı böyle gördüm?”


Ay gerçekten güzeldi. Sanki zarif bir kadın gibiydi; çirkin sandığı izlerini yüzünden saklayamayan, onların ışıkla parlamasına izin vermek zorunda kalan… Ne kadar güzel olduğunu hiç bilmeyen, hiç anlamayan bir kadın. Tıpkı annesi gibi. Ona bakan annesi gibi…

Tam pencereyi kapatmak için yanına dönmüşken, ay ışığının zar zor aydınlattığı bu rüyavari odada gözüne bir silüet ilişti. Annesini gördü. Ay ışığının gölgesiyle yüzüne kırışıklıklar çizilmişti. Tıpkı yüzündeki izlerle parlayan ay gibi zarifti; zamana rağmen hiç değişmemiş, ışıl ışıl gözlerle ona bakan annesi. Beyaz elbisesi, üzerinde kırmızı çiçeklerin olduğu şal… Her parçası bir anıydı, yarım kalmaya mahkûm bir sevgi. “Bu ayna ne kadar tozlanmış,” diye düşündü. “O kadar tozlanmış ki… kendimi annem sanmışım.”

Adımları, nereye gittiğini asla bilemeyeceği birinin karşısına çıkana kadar odada yankılanmaya devam etti. Yaklaştıkça netleşen bu silüet, görmeyi aradığı her şeydi. Annesinin hataları, sevinçleri, yükleri… Senelerin, anlatılmamış sevgilerin yükleri. Bu, kendisinden başkası değildi. Sadece düşündü. “Saçların ıslak. Kurutulmamış, bırakılmış. Gözlerin kalmış gecelerde, seni bekleyen ve de seni düşleyen.”


Ay ışığından farksızdı. Yalnızca kızı üşüdüğünde titreyen, kızı acıktığında acıkan bir anne. Onun yüklerini omuzlarında taşıyan, kendini hâlâ çocuk sanan yaşlı bir kadın. Gülümsemekten kendini alıkoyamadı. Bunca zaman görmeyi reddettiği, ona ait tüm kusurları kendinde görmek, onu öyle mutlu etmişti ki. Geçmişe ve geleceğe özlemle sarmalanmış bir itiraf gibi, eli titreyerek dokundu yansımasına. Beyazlamış, ağarmış saçlarına.

Tekrar aya baktı, onu orada görmeyi umarak. Belki de biraz fazla yasladı bedenini, gecenin bir yarısı açık kalmış cama. Ayaklarının yerden kesildiğine yemin edebilirdi. Ama birden gözlerini yatağında açtı. Nefes nefese kendine gelmeye çalışırken işittiği iki kelime, küçük elleri ve henüz tozlanmamış aynanın yansıması, sırtında ona ait olmayan tüm yükleri aldı, götürdü. Uyanıktı artık. Evinden evine dönmüştü. İşittiği kelimelerle gülümsedi. 

“Saçların ıslak, üşüteceksin.”

Ece Şevval Kamiloğlu

https://pin.it/3RG2Mi3mN 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.