(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dk sürmektedir.)
“Anlamsız bir kasvetin eteğinde dolanan küçük bir çocuğum. Havalardan mıdır nedir, enerjim istesem de göremeyeceğimi kadar diplerde. Bir bahane arıyorum, kendimi haklı ve masum çıkartacak. Havalar bozuk ondandır diyorum önce, sonra hemen diğer basmakalıp bahane; çağ değişti yavrum olur böyle…Bende bir sorun olması mı? Ne münasebet (!). Ama yok biliyorum, görüyorum ve maalesef anlıyorum. Derinlerimde bir yerde bir çatışma var, hissediyorum ama anlamak istemiyorum. Karar bu, bir değişir bir gelişir diye fısıldıyorum kendime ama biliyorum. Ters giden bir şeyler var, nedeni yok ama avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum ve bir daha hiç ağlayamayacak kadar ağlamak ve, ve bir de bütün dönüş yollarını yakarak gitmek istiyorum. Kimden ya da nereden diye sorma bana, senden derim kırılırsın ve ben seni toplamaktan yoruldum.
Gözlerimi e-posta ile gelen oyunun senaryosundan kaldırıp etrafıma baktım. Rolümün içinde bulunduğu bu kasvet adeta ruhuma işlemişti, oyun daha başlamadan. Metne çalışmam lazımdı ama içimde anlamadığım bir huzursuzluk vardı, sanırım rolümün başlangıç ifadeleri beni bir belirsizliğin içine çekmişti. Derin bir merak içindeydim. Bu karaktere ne olacaktı? Kimi toplamaktan yorulmuştu, sevgiliyi mi, ilişkiyi mi yoksa kendini mi? Neden önce gitmek fiiliyle nereden ifadesini kullanmamış, kimden demişti, kim neyiydi ki birinden gitmek bir yerden gitmek gibi hissettiriyordu.
Gelen mesaj düşüncelerimden sıyrılmama yol açtı: “Selam Pelin, Çiğdem mailden yeni oyunun senaryosunu atmış, okudun mu? Senin oynayacağın karakterin repliklerine çok şaşırdım, fazla mı kasvetli bir senaryo olmuş bu? Çiğdem’le bir konuşsak mı, senin de role girmenle oldukça hüzünlü bir hikaye bizi bekliyor gibi duruyor. Sen ne dersin?”
Mesaja o kadar sevindim ki, anlatamam. Hüzün doğal bir duyguydu biliyorum ama bu duyguyu yaymayı hiç sevmiyordum. Çiğdem’in eşsiz bir eser ortaya koyduğundan hiç şüphem yoktu ama bazen biz oyuncuların da oynayacağı rolü seçme hakkı olmalı diye düşünüyordum. Bir kahkaha attım istemsizce, nasıl da sahiplenmiştim oyunculuğu; daha oynayacağım ikinci oyundu ve amatör bir tiyatro ekibiydi sadece.
Ah Pelin, daha yolun başındayken biraz yavaş mı ilerlesen, diye mırıldandım. Durdum ve hemen uyardım kendimi; bir duruşunun olması için güçlü bir isme ya da pozisyona ihtiyacın yok. Yaymak istediğin güzelliklerin ve engellemek istediğin hüzünlerin varsa rolü başkasına devredebilir ya da senaryoda değişiklik isteyebilirsin. Hem Nehir’in mesajını gördün, bu duygu sadece sende yok.
-Bıktım biliyor musun, bir şeyi kabul etmen için bir destek arama sevdandan, kendi kendine yetemediğine inanmandan. Bir rolü değiştirmekten bahsediyorsun, hayattaki rolünde en ufak bir noktayı bile değiştiremeden.
-Sus, sus diyorum sana, eleştirmeyi bırak beni. Konuşma. Sus. Görmüyor musun hayatımın kontrolü ellerimde, istediğim yerdeyim. Susacaksın ve beni hırpalamaktan vazgeçeceksin. (Sessizlik)”
Salona koca bir alkış dalgası hakimdi. Aylarca çalıştığım rolün hakkını verdiğimin bir işaretiydi bu kopan alkış tufanı. Gözlerimden akan gurur gözyaşlarına hâkim olamıyordum, çok emek vermiştim. Pelin’i anlamaya çalışma yolculuğunda çok gece uykusuz kalmıştım, onu doğru yansıtamamaktan korkmuştum. Oysa şimdi bitmişti ya da belki de yeni başlamıştı. Kim bilir?
Yazar: İrem Tokyürek
Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/1548181158069541/