(Tahmini okuma süresi 3 dakika)
Kendimi bazen neden çıktığımı bilmediğim yollarda buluyorum. Varmak istediğim bir yer yok, kafamda canlanan bir görsel yok. Sadece düşüncelerim, etraftan gelen korna ve araç sesleri, güneşin yüzüme vurmasıyla hissettiğim sıcaklık var. Yürümek istediğimi biliyorum; nereye gitmek istediğim belli değil, bir yere gitmek istiyor muyum, o da belli değil.
Yürümenin felsefesini biraz araştırdığımda, aslında yaptığım şeyin düşünce tarihinde de karşılıkları olduğunu fark ettim. Karşıma çıkan kavramlardan biri flâneur oldu. Özellikle Baudelaire ile ilişkilendirilen flâneur, belirli bir yere ulaşma amacı olmadan şehirde dolaşan, yürürken çevresini gözlemleyen ve bu dolaşmanın içinde düşünmeye başlayan kişiyi anlatıyor. Buradaki amaçsızlık, boşlukta olmak değil; aksine yürüyüşün kendisine, çevreye ve düşüncelere alan açmak.
Bunu okurken kendi yürüyüşlerimi düşündüm. Ben de çoğu zaman nereye gittiğimi bilmeden çıkıyorum yola. Fakat dışarıyı gözlemlemekten çok, yürüdükçe kendi içime dönüyorum. Belki de benim flâneur’lüğüm şehrin sokaklarında başlayıp zihnimin içinde devam ediyor.
Nietzsche’nin de yürümeyi düşünmeyle ilişkilendirmesi bu yüzden ayrıca anlamlı geliyor. Onun düşünce anlayışında düşünceler her zaman bilinçli bir şekilde çağırdığımız şeyler değil; bazen kendiliğinden ortaya çıkan, bizi de peşlerinden sürükleyen şeyler. Yürürken bunun bende de olduğunu fark ediyorum. Bazen oturduğum yerde çözemediğim bir düşünce, adımlarımın arasında kendiliğinden başka bir biçime dönüşüyor.
Aslında bir yere fiziksel olarak değil de zihinsel olarak varmaya çalıştığımı anlıyorum. Benim varmaya çalıştığım yer; zihnimde asla tokmağını elimle bulamadığım kapılar, kendiliğinden kapanan ve aşamadığım yollar. Sanki yürüye yürüye o kapalı yolların hepsini açıyor, o kapıların tokmaklarını daha rahat buluyorum. Fiziksel düzeyde yaptığım bu aktivite, zihnimin en puslu kıvrımlarını keşfetmemi sağlıyor.
Daha net görüyorum önümü sanki. Büyük kararlar almıyorum; sadece kendime yeni yollar buluyorum. Yorulduğumda, nefes nefese kaldığımda, “Belki de bu konu için artık başka yol kalmamıştır,” diyorum. Nefesim bana bir şey anlatmaya çalışıyor. O yolu artık irdelemiyorum, dinlenmem gerektiğini fark ediyorum.
Zihnimde açtığım o yolu yavaş yavaş terk ediyorum. Çünkü bu sefer rahatça sislerini uzaklaştırdığım düşüncelerim de kaybolmaya başlıyor. Kabulleniyorum. Neyi çözmeye çalışıyorsam, belki de şu anda çözülmüyordur.
Biraz bekledikten sonra daha hızlı yürümeye başlıyorum. Bu sefer zihnimdeki o puslu, görünmeyen yollara cesurca atıyorum kendimi.
Korkmuyorum zihnimin gölgesinde bu yolları keşfederken düşmekten. Biliyorum, şu an kaçtığım şey kendimim zaten. En çok da bu yüzden hızımı ve cesaretimi artırıp daha da hızlanıyorum. Ama nereye kadar kaçabilirim ki?
Adımlarımın hızlanması sadece bunu bastırıyor. Bir süre sonra kafamdaki düşünceleri ve sesleri eşlikçim olarak görmeye başlıyorum. Belki de beni varacağım yere daha kolay götürecekler, diyorum. Sonra aklıma geliyor:
“Nereye varacağımı da bilmiyorum ki.”
Belki de felsefenin yürümek üzerine bu kadar çok düşünmesinin nedeni de budur. Çünkü herkes kendi yolunda. Tıpkı felsefenin, düşüncelerin ve duyguların kişi için biricik olması gibi. Belki de mesele, nereye vardığımız değil; yürürken kendimizde hangi yolları açtığımızdır.
Yazar: Ayşe Pelin Akgün
Görsel: https://tr.pinterest.com/pin/1086915691320312898/