(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Oldukça yorgun geçen bir günün ardından daha da yorgun geçecek bir güne başlamıştım. Şimdi bir otobüste kafamı cama yaslayıp gözlerimi kapatmaya çalışırken içinde bulunduğum şehrin kasvetli görüntüsü göz kapaklarımı delip içeri giriyordu. Güneşli bir havanın bu kadar sıkıntılı olabileceğini daha önce tecrübe etmemiştim. Bana kilometrelerce ve yıllarca uzak olan hikayelerin, beni bu kadar derinden sarsabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim. Yolculuğun sona ermesine yarım saat kaldı. Geçen bir saat hücrelerime tüm karanlığıyla işlemişken bundan sonraki 4-5 saati kaldırabilir miyim, bilmiyordum. Evlere rağmen cansız, güneşe rağmen karanlık, kalabalığa rağmen ıssız bir yere vardık: Auschwitz.
Bastığım toprak zemin beni kendine çekiyordu. Burada hızlı yürümek imkansızdı. Her adımda biraz daha yavaşlıyordum. Önce güvenlikten geçtik, sonra kampa giriş yaptık. Herhangi bir şeye dokunmaya o kadar korkuyordum ki… Demir kapının arasından geçerken yeterince yer olmasına rağmen küçülmek hatta süzülmek istedim. Bir saniye durup bloklara göz gezdirdim. Ve gördüğümden daha fazlası olduğunu bilmeme rağmen kampın büyüklüğüne şaşırdım. Rastgele bir bloktan başladık dolaşmaya. İlk girdiğimiz bloktan henüz bir şeyleri görmeye hazır olmadığımı fark ederek can sıkıntısıyla ayrıldım. Açık bir alandan merdivenle aşağıya indik. Kırematoryum oradaydı. 14-15 yaşlarında Nazım Hikmet’in “Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz?” adlı şiirini sahnede okumuştum. Çok uzundu ve ezberlemem zaman almıştı. Ben yer altında bir noktaya takılıp kalmışken, şiirden aklımda kalan tek kısım gittikçe yükselen bir sesle tekrar ediyordu kendini:
“…
Çocuklar ölebilir yarın
Çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın
Çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
Arkalarında bir avuç kül bile değil
Arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan
Negatif resimcikler boşluğun karanlığında
Kırematoryum, kırematoryum, kırematoryum…
…”
Bitirdiğim her bloktan sonra duyarsızlaştığımı hissediyordum. Bu duyarsızlaşmanın verdiği rahatlıkla diğer kapılardan geçebiliyordum. Fakat gördüğüm ilk nesne ilk yazı ilk camekanla duyarsızlığım yerini nefes darlığına bırakıyordu. Okuduğum hiçbir yazıya inanmak istemiyordum. Tüm o çizgili kıyafetleri, insanların üst üste yattığı yerleri, tren raylarını ve toprak zemini hala zihnimde bir gerçekliğe oturtamıyordum. Kitaplardan okuduğum hikayelerin yaşandığı yerdeydim. Kitaplara inandım ama yerlere inanamadım. Aklımdan geçen sayısız düşünce yüzümde donuk bir suskunlukla yansıttı kendini. Vücudum gittikçe ağırlaşıyordu. Ne zaman bu ağırlığı doruklarda hissetsem kendimi bir kapıdan dışarı atıyordum. Beni rahatlatan bir havanın dışarda olmayışı bir an önce eve dönmek istememe sebep oldu. Bir yandan dönüş saatimizi kontrol ederken bir yandan etrafa göz gezdiriyordum. Acımaktan yorulmuştum.
İnsanların nasıl gruplandırıldığıyla ilgili bir tabela vardı. Her grup için belirlenmiş semboller detaylı bir şekilde açıklanıyordu. Ötekileştirmeyi ve etiketlemeyi defalarca konuşan ben için o tabela yeterince sarsıcıydı.
Sergilenen kişisel eşyalar ise sayılamayacak kadar fazlaydı. Taraklar, ayakkabılar, bavullar… İsimleri okudum bavulların üstünden. O kapıdan geçmeden önce bana yabancı olan tüm o isimleri tekrar tekrar okudum. Esirlerin mektuplarını inceledim. Umudunu yitirmeyen cümlelerin karşısında tebessüm ettim.
Saatler sonra kamptan ayrılma vaktimiz gelmişti. “Nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye sordum kendime.
Belki de hiç yol almadık. Hiçbir yerden gelmedik ve hiçbir yere gitmiyoruz. Aynı sorulara farklı yanlış cevaplar vererek insanlığımızı yitiriyoruz. Auschwitz’i inşa edenler de insandı. Kırematoryumda can verenler de. Ne geldik ne de gidiyoruz. Galiba sadece ‘insan’ kalmaya çalışıyoruz.
Yazar: Neslişah Kahraman
Şiir: Nazım Hikmet, “Nereden Gelip Nereye Gidiyoruz?”