Mandalinalar

“Kimsenin ne yapacağını bilemediği, söylenecek her sözün anlamlı ve bir o kadar da gereksiz olduğu zamanlardan biri... Birkaç kelimenin her şeyi toparlayacağını bilmemize rağmen, anlamsız uzun cümleler kurduğumuz zamanlar...”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 8 dakikadır.)

Kar, iyiden iyiye etkisini arttırmış, neredeyse tipiye dönüşmüştü. Bu mevsimde buralara pek kar yağmazdı. “İklim değişikliği, küresel ısınma falan sanırım,” diye düşünüyorum kendi kendime. Karşı koltukta mandalina soyuyor Sumru. Lüle saçlarını yukarıdan topuz yaptığında, üç yaşında sevimli bir kız çocuğu gibi görünüyor. Sanki her şey yolundaymışçasına gülümseyerek izliyorum onu. Bir süre sonra sessizlik canımı sıkıyor. İkimizden birinin, dayanamayıp yine aynı konuyu açma ihtimalinden korkuyorum sanırım. Köşe masasının üzerinde duran emektar radyonun tuşuna basıyorum. Radyo açılırken çıkan cızırtılı sesler, daha sonra yerini Sezen Aksu’ya bırakıyor:

“Bu zor günler de
Elbet geçer bir gün
Herkes farkında
Herkes nasıl üzgün…”

Kollarımdan sıyrılıp ayağa kalkıyor. Geldiği gibi yine ağır adımlarla uzaklaşıyor. Pencerenin geniş pervazına oturup sokağa doğru çeviriyor başını. Bir şeyler söylemem gerektiğini hissŞarkı bitip gözlerimi açtığımda , Sumru’nun da beni izlediğini fark ediyorum. “Mandalina yer misin?” diye soruyor elindeki tabağı göstererek. Hayır anlamında başımı iki yana sallıyorum. Sonra dudakları büzülmeye, gözleri dolmaya başlıyor. Ağır adımlarla yaklaşıyor bana. Usulca sokulup kollarımın arasına giriyor.

“Hâlâ kızgınsın bana, değil mi?”

Titreyen sesine göz yaşları da eşlik etmeye başlayınca, parmaklarımla yanaklarına düşen damlaları siliyorum. Ağlaması gitgide şiddetleniyor, başını göğsüme bastırdıkça daha da çok ağlıyor.

“Güzelim,” diyorum. “Artık bir önemi yok bunun.”

“Özür dilerim. Her şey için…”

ediyorum:

“Senin için daha iyi olacak, Sumru. Hayallerin gerçek oluyor, hep istemiştin bunu.”

“İstemiştik,” diyerek düzeltiyor beni. “Keşke, en azından yıl dönümümüzü birlikte geçirebilseydik.”

“Keşke…”

Sumru’nun ısrarlarına rağmen bir türlü sevemediğim sanat filmlerinden birinin içindeymişim gibi hissediyorum kendimi. Kimsenin ne yapacağını bilemediği, söylenecek her sözün anlamlı ve bir o kadar da gereksiz olduğu zamanlardan biri… Birkaç kelimenin her şeyi toparlayacağını bilmemize rağmen, anlamsız uzun cümleler kurduğumuz zamanlar…

Oturduğu yerden kalkıp tekrar yanıma geliyor. Bakışlarında birkaç duyguyu aynı anda yakalıyorum.

“Bak,” diyor. “Öfkeli olduğunu biliyorum. Rol yapmana gerek yok. Seni umursamadığımı, ilişkimizi önemsemediğimi düşünüyorsun. Ama öyle değil, Alper. Ben seni çok seviyorum. Hiç şansımız yok mu? Temelli gitmiyorum sonuçta, iki sene sadece…”

Sinirlendiğimi hissediyorum. Kalp atışlarım hızlanıyor. “Sakin kal oğlum,” diyorum kendi kendime. “Kırma kalbini, sakin ol.”

“Tartışmak istemiyorum, Sumru. Konuşmayalım bunları.”

“Ne zaman konuşacağız? Ben gittikten, her şey bittikten sonra mı?”

Aniden ayağa fırlayıp yumruklarımı sıkıyorum.

“Yeter artık!”

Sesim, istediğimden daha şiddetli çıkıyor. Sumru, geriye doğru iki adım atıyor. Korktuğunu anlıyorum bembeyaz kesilmiş yüzünden.

“Madem bitmesini istemiyorsun, madem bizi düşünüyorsun, neden gidiyorsun? Bu ikimizin hayaliydi. Tek başına yaşamak mutlu edecek mi seni?”

“Ama eğitim…”

“Ne eğitimi? Burada yok mu okul? Değecek mi bizi feda ettiğine? Gitmek kolay senin için. Arkanda neleri bırakacağını da düşünüyor musun?”

“Alper, lütfen…”

“Sen, bizi hiçbir zaman ciddiye almadın. Belki de hiç sevmedin beni. Sadece sana iyi hissettirdiğim için yanında tuttun. Şimdi ise görevim tamamlandı ve biletim kesildi, öyle değil mi?”

Bu kez gözleri dolmuyor Sumru’nun. Bu kez üzgün değil, tiksintiyle bakıyor sanki bana. Söylediklerimden pişman oluyorum.

“Sen… Sen o kadar bencilsin ki. Aslında bizi değil, kendini düşünüyorsun. Yapayalnız kalacaksın ben yokken. Bundan korkuyorsun. Hem ölesiye nefret ediyorsun insanlardan hem de yanında olsunlar istiyorsun. Ama en çok da kendinden nefret ediyorsun, değil mi? Birinin seni gerçekten sevebileceğine inanmayacak kadar nefret ediyorsun kendinden.”

Kalbimde keskin bir sancı hissediyorum. Korku, tüm benliğimi sarmaya başlıyor. Sumru’nun beni terk edeceğinden mi, yoksa söylediklerinin doğru olmasından mı korkuyorum bilmiyorum. “Hayır, öyle söylemek istemedim,” diyor. Öyle söylemek istediğini çok iyi biliyorum.

“Kendimden nefret ettiğim zamanlarda bile seni çok sevdim, Sumru.”

İrkilerek oturduğu yerde doğruluyor. Kafasını kaldırdığında, ağladığını fark ediyorum. Ne diyeceğimizi bilemiyoruz ikimiz de. Birkaç saniye bakıştıktan sonra, açıklama yapmak zorunda hissediyor kendini. Kalkıp askıdan ceketimi alıyorum. Tam evden çıkmak üzereyken koluma yapışıyor.

“Nereye gidiyorsun? Böyle gidemezsin.”

Kolumu sertçe çekip hiçbir şey söylemeden kendimi dışarı atıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Aylar önce bırakmış olduğum sigarayı, her zamankinden çok istiyorum o an. Soğuk hava ciğerlerime doluyor. Yerde iyice tutmuş olan karları çiğneyerek üst sokağa doğru yürüyorum. Sumru’nun söyledikleri tekrarlanıyor zihnimde: “Ama en çok da kendinden nefret ediyorsun, değil mi? Birinin seni gerçekten sevebileceğine inanmayacak kadar nefret ediyorsun kendinden.”

Birkaç dakika sonra bakkala varıyorum. Nevzat amca, her zamanki gibi tezgahın başında oturuyor. Her daim açık olan otuz beş ekran televizyonun kapalı oluşu dikkatimi çekiyor.

“Bir paket C… alabilir miyim, Nevzat amca?” diyorum. Sanki orada yokmuşum gibi başını kaldırmıyor. Sesimi biraz daha yükselterek tekrarlıyorum:

“Nevzat amca, bir paket C… alabilir miyim?”

“Kusura bakma Alperciğim, fark etmedim geldiğini. Bugün bizim hanımın ölüm yıl dönümü. Hasret gideriyorduk biraz.”

Elindeki fotoğrafı bana çeviriyor.

“Bak bu düğünümüzden…”

Hiçbir şey söylemeden koşarak çıkıyorum dükkandan. Birkaç adım attıktan sonra kayıp düşüyorum karların üzerine. Kalkıp koşmaya devam ediyorum. “Ölüm var be,” diye geçiriyorum içimden. “Ölüm var, Alper. Ne olacak ki, beklersin iki yıl. Seviyorsun onu, o da seni seviyor. Neler atlattınız siz, düzeltirsiniz her şeyi.”

Birkaç dakika sonra eve varıyorum. Anahtarla kapıyı açıp içeri giriyorum. “Sumru,” diye sesleniyorum. Ses gelmiyor. Tekrar sesleniyorum. Cevap yok. Odalara teker teker bakıyorum. Yatak odasına girdiğimde eşyalarının yerinde olduğunu görünce rahatlıyorum ama kısa sürüyor. Şifonyerin üstündeki fotoğrafımızın altına sıkıştırılmış bir kağıt çarpıyor gözüme:

“Sen, çok güzel bir hayaldin. Hoşça kal sevgilim.”

Kağıdı sımsıkı tutarak ağır adımlarla salona gidiyorum. Masanın üzerinde, Sumru’nun soyduğu mandalinalar duruyor. Bir dilim atıyorum ağzıma. Koltuğa yığılıp kalıyorum. Radyoda Teoman çalıyor:

“Rüyamda gururluydum, biliyordum diyordum
İnanmak lazımmış meğer iskambil fallarına
Uyandım, bakakaldım, hayali bir parmağın
Bıraktığı yazıya, pencere camının buğusuna
Hoşçakal…”

Yazar: Berkant Cödel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.