(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir)
İstanbul’da bir sonbahar günü, ben henüz tam soğumamış ılık havanın ve dökülen sarı yaprakların tatlı melankolisini en iyi hissedebileceğim yerdeyim: Kadıköy’de, sahil kenarında. Bir nevi bahar temizliği gibi kafamın içini bana iyi gelmeyen şeylerden arındırmak için geldim buraya. Benimle aynı şeyi düşünen çok kişi olacak ki banklarda boş yer bulmak hayli zor oldu. Bir kızın yanına oturdum en sonunda. Karşımda deniz, kafamda binbir düşünce… Dalganın her kayaya çarpışı içimden kötü bir şeyleri alıp denizin sonsuzluğuna gömüyordu. Böyle böyle birkaç dakika geçti derken bir anda bir ses geldi yanımdan, ağlamasını bastırmaya çalışan birinin iç çekiş sesi. Yanımdaki kızdı ağlayan. Bir abla şefkatiyle dönüp peçete uzattım, “İyi misin, ne oldu neden ağlıyorsun?” diye sordum. Başta çekinse de bir yabancıya içine dökmenin fena bir fikir olmadığını düşünmüş olacak ki “Bugün yeteri kadar mutluymuş gibi yaptım çünkü, şimdi zırhımı çıkartıp bir süreliğine kenara asmak ve kendi gerçekliğimi yaşamak istiyorum.” dedi, bana da yanındaki biralardan bir tane verip anlatmaya başladı:
“Bir süredir içimde bir sıkıntı var sebebini bilmediğim. Daha doğrusu sebeplerini içten içe tahmin edebildiğim ama kendime söylemeye çekindiğim, nicelikleri fazla olduğu için her birini saymaya üşendiğim sıkıntılar… Sanki insanlarıyla aynı dili konuşmadığım bir ülkedeyim, herkes bir yabancı ve ne ben kendimi tam anlatabiliyorum ne de onlar beni anlayabiliyor. Bu anlaşılamamazlık hali de tabii en çok beni etkiliyor. Neye ihtiyacım var bilmiyorum; uzaklardan gelen tanıdık bir sese mi, uzun bir sarılmaya mı yoksa bağırmalı çağırmalı içe atılan her şeyi söylemeli bir yüzleşmeye mi? Sıkılıyorum; her şeyden, herkesten sıkılıyorum ve bu konuda Teoman’ı bile geçmek üzereyim. İnsanların kibar davranmak gibi az efor sarf ederek bütün bir günü güzelleştirebilecek kadar büyük imkanları varken bunu asla tercih etmeyişleri de canımı sıkıyor mesela. Mutluluğa bu kadar muhtaç olan insan ruhundan neden esirgeniyor bu basit güzellikler, nezaketler?
Hep aynı şeyler oluyor; aynı kıyafetleri giyiyorum, aynı şeyleri yiyorum, aynı yerlere gidip aynı kişilerle karşılaşıyorum. Bazen yaşamaktan bile sıkıldığım bu küçücük baloncukta kendimi bir şey sanıp bu sefer de kendime sinir oluyorum. Ama çok sürmüyor tabii bu sinir, sıklığı artsa bile şiddeti artmıyor; kendime nazım geçer benim, kızmaya kıyamam, nasıl biri olduğumu bildiğim için içten bir merhamet duyarım hep.
Birbirini eleştirmeden pohpohlayanlardan da sıkıldım, sahte güzellik abartılarından da, güzellik algılarından uzun zamandan beri usanmış durumdayım zaten. Herkes birbirinin kopyası gibi aynı olmaya çalışıyor; güzel vücutlar, boş suratlar, anlamsız bakışlar… Herkes gibi olmaya duyulan bu banallik arzusu ise beni her gün şaşırtıyor ve herkesin aynı olmaya çalıştığı o kişi kim, ilk kim çıkardı bu akımı, bu kadar insan kime özeniyor diye de merak ediyorum. Kendime gelince de şunları söyleyebilirim: arada çok kötü hissettiğim dönemlerde bir çoğunluğun parçası olduğuma emin olabilmek için görünüş açısından ‘herkes gibi olmak’ istediğim kısa ve nadir anlar olsa da, bu kimin koyduğu ve neye göre belirlendiğini bile bilmediğim kalıpların dışında olmak beni pek ırgalamıyor doğrusu. Kendi güzelliğimin değerini biliyorum, genelgeçer bir modaya ayak uyduran değil de her çağda değerini koruyacak bir güzelliğe sahip karakteristik yüz hatlarımla, sevgi dolu kişiliğim ve nezaketimle, yaşanmışlıkların ruhumda bıraktığı izlerle daha eşsiz hale geldiğinin farkındayım.
Böyle söyleyince kulağa megaloman geliyor olabilir, bu karşımdaki kız kendini ne sanıyor da bu özellikleri atfediyor kendine diye düşünebilirsiniz. Bu düşüncenizi de anlarım, sınırları -tabii varsa- görünmez bir kalemle çizilmiş olan bu soyut “güzellik” tanımı başkasının gözünden bakılınca beni yansıtmıyor olabilir. Bu biraz hoşuma da gidiyor açıkçası çünkü ben kendimi tanıdığım, içimin güzelliğini bildiğim için kendimi güzel buluyorum demektir bu. E bir insanın kendini tanıması, tanıdıktan sonra da sevip güzel bulmasından daha iyi ne olabilir ki zaten? Hani böyle ilk tanıştığınızda pek tanımadığınız ve güzel bulmadığınız biriyle yakın arkadaş oldukça gözünüze aşırı güzel gelmeye başlar ya onun gibi… Ben çok seviyorum o birinin gözümdeki dönüşümünü fark edebilmeyi mesela; yüzünde eskisinden farklı bir parlama görmeyi, gülünce gözlerinin o tatlı kısılışının bana o kişiyi daha çok güldürme isteği vermesini, kahkaha atarken yaptığı jestleri fark etmeyi (gülerken yanındakini mi sarsıyor, ellerini mi çırpıyor, kendine mi vuruyor, sesi nasıl değişiyor…), nelere güleceğini tahmin edebilecek hale gelmeyi, insanların eşsizliğini bu küçük detaylarda yakalayıp o kişileri daha da çok sevebilmeyi seviyorum. Ama herkes böyle değil, her şey ve herkes kendileri gibi olsun istiyorlar. Kendilerinden farklı birini görünce ise dayanamıyorlar. Bu çeşitliliğin yarattığı güzelliği takdir etmek şöyle dursun, zarar verip yok etmeye çalışıyorlar. Ben de onların mağdurlarından biri oldum…”
Renkleri soldurulan bu rengarenk kızı dinledikten sonra ona kocaman sarıldım ve daha fazla renkle, daha güzel ve güçlü bir şekilde çiçek açması için kalbimin en derin yerinden bir dilekte bulundum. Rüzgarda savrulan ilkbahardan kalma bir çiçek olan bu kıza İstanbul sonbaharının merhametli davranması umuduyla…
İrem Şentürk
Görsel kaynak: https://pin.it/B9JgsnWzJ
Şarkı önerisi: Teoman – Gönülçelen