(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)
Ay soluk ışığını dünyanın üzerinde gezdiriyor, yıldızlar karanlığı baltalamak istercesine gökyüzünün siyahında tüm gücüyle ışıldıyordu. Hava düne göre soğuktu, ılık rüzgar tenini yalayarak ensesinde bir ürperti oluşturuyor ancak yaşadığını iliklerine kadar hissettiren hoş bir his bırakıyordu. Geceye teslim olmuş orman tüm gizemi ile önünde seriliydi. İçinde barındırdığı onlarca tehlike vardı belki ama şimdi karanlığa gömülmüş tehlikeyi sezmek çok güçtü.
Kendinden emin adımlarla ormanın derinliklerine doğru daldı. Ay, şimdi daha uzaktı. Kendisine dahi ancak yeten ışığı yaprakların arasından ona ulaşmıyordu. Derin bir nefes alarak gözünün önünü bile zor görmesine rağmen taştan patikada ilerlemeye devam etti. Biraz daha yürüdükten sonra patikanın, şehrin kirlenmiş aydınlığını tamamen geride bırakacağını biliyordu. Yapay aydınlığa bulanmış bu dönemde gerçek karanlığın tadına varmayı her zaman için daha huzur verici bulmuştu ve bu yüzden hafta sonları sık sık kendisini yırtıcı bir hayvan gibi ormanın derinliklerine bırakıyordu. Adımlarını dikkatle seçerek yürümeyi sürdürürken ayaklarının altında ezilen irili ufaklı taşlara takılıp düşmemeye özen gösteriyordu.
Rüzgar güçlenip yaprakların arasında ivme kazanırken birkaç metre ötedeki çalılıkların arasından bir hışırtı işitti. Önce kulak kesildiyse de rüzgarın bir oyunu olduğunu düşünerek yoluna devam etti. Ancak hemen ardından hışırtıyı bir kere daha duydu. Olduğu yerde duraksarken çalılıkların arasındaki hışırtının sesi yoğunlaştı. Kalp ritmi hızlanırken olası bir tehlikeye karşı savunmasız oluşundan adrenalin damarlarındaki yerini aldı. Yavaşça eğilerek yeri yokladı ve kendisini savunabileceği bir şey aradı. Eli kalınca bir dalı kavradığında dalı sıkıca tuttu ve tekrar ayağa kalktı. Gözü karanlığı iyice kanıksadığından çalılıkların arasındaki daha önce orada bulunmayan silüeti fark etti. Seslendi: “Kim var orada?” bir süre ses gelmedi, silüet orada öylece duruyordu. Tedirgin bir şekilde silüete birkaç adım yaklaştı. “Kim var orada, dedim!”
“Elindekini bırakırsan ortaya çıkacağım.” dedi karşısındaki. Kafası karışmış bir şekilde bir adım geriledi. “Önce kendini göster, sonra bırakacağım.”. Silüet temkinli bir şekilde çalılıkların arasından süründü ve karanlığın içinde kendini gösterdi. Silüet bir kediydi. Uzun ve kabarık tüylerinin arasında parlayan iri gözleriyle adamı süzerek sinsice gülümsedi. Adam elindeki dalı yere bırakırken kedinin güven vermeyen gülümsemesinden gözünü ayırmadı. “Senin ne işin var burada?” diye sordu, kedinin buraya nasıl gelmiş olabileceğini düşünerek. “Şehre gidiyorum.” diye fısıldadı kedi birilerinin onu duymasından çekinir gibi. Tembel adımlarla adama yaklaştı ve onu memnuniyetsiz bir ifadeyle süzdü. “Sen ne yapıyorsun burada asıl, siz insanlar için burası fazla tehlikeli değil mi?” Adam geride bıraktığı insan karmaşasını düşünerek derin bir nefes aldı. “Şimdi bulunduğum yerde, geldiğim yerden daha fazla tehlikede olamam. Orada, ışıkların arasında aydınlığı içine çeken saf kötülük var. Buradaki karanlığın dahi gizleyemeyeceği kadar büyük bir kötülükten bahsediyorum. İhanet, riyakarlık ve arsızlıkla dolu orası. Sen neden şehre gidiyorsun? Burası senin için daha güvenli.”
Kedi adamın biraz ötesindeki çimenliğe oturdu ve kulaklarını havaya dikti. “Yanılıyorsun, siz insanlar nispeten iyisiniz. Burası karanlıktan ibaret, açlık dolu. Barınacak bir yer yok. Orada insanlar istememe gerek bile kalmadan beni seviyor. Herhangi bir sokakta öylece dikilsem dahi yoldan geçen bazıları bana sevgi veriyor, karnımı doyuruyor.” Adam histerik bir biçimde gülerek kafasını onaylamıyormuşçasına salladı. “Sen farklı bir yerden bahsediyor olmalısın çünkü benim geldiğim yerde insanlar yaşamayı çok önce bıraktı. Kimsenin durup da bir kedinin kafasını okşayacak kadar bile insanlığı kalmadı. Hepsi hayata yetişme telaşı içinde. Orada, kuşlar cıvıldamıyor artık. Birbirlerinin ayaklarına çelme takmaktan başka bir şey düşünmeyen insanların, kuşların cıvıltısını dahi kesecek kadar yüksek bir sesle kötü düşündükleri yer orası. Ama burası öyle mi! Buradaki karanlık dahi gerçek, insanların sahte insanlığından uzak ve huzur dolu. Kendin olabilecek kadar insanların doğrularından uzaksın, özgür hissedebileceğin kadar yalnız ancak tek başına hissetmeyecek kadar da hayat dolu etrafın.”
Kedi başını yana yatırıp dalga geçercesine homurdandı. “En ironiği de ne biliyor musun? Kendinize üstün ırk deyip önünüzdeki hakikati dahi göremeyecek kadar ilkel olmanız. Anlamıyorsunuz.” Vücudunu gererek doğruldu ve şehre doğru giden patikada yürümeye başladı. Adam kaşlarını çatarak kendisinden uzaklaşmakta olan kediye doğru döndü. “Neyi anlamıyorum?” Adam neyi gözden kaçırdığını anlayamaz bir şekilde kediden gelecek cevabı bekledi. Kedi yavaşça kafasını adama doğru çevirdi ve parlayan gözleriyle korkutucu bir uyum oluşturan gülümsemesini genişletti. “Belki de hayat dediğin koşuşturmadan kafasını kaldırmayan sensindir. Yaşamayı unutan, bu yüzden de kirli bulduğun ışıkların arasında kendini görmekten korktuğun için karanlıkta kendin olabildiğini zanneden de sensindir. İnsanlardaki iyiliği ve sevgiyi göremeyecek kadar riyakar ve arsız olan da… Siz insanlar ne zaman insanlığa suçu atmayı bırakıp kendinizin de insan olduğunuzu hatırlayacaksınız?”
Adam kaynağını bulamadığı öfkesiyle kediye doğru büyük bir adım atarak eğildi ve kedinin gözlerinin içine baktı. “Kaçtığım her şeyin ta kendisi ben miyim yani?” Kedi dişlerini göstererek güldü. “Elbette sensin, bana bak mesela. Ait olduğum yerden, doğamdan kaçıyorum senin ait olduğun yere. Ben esasında vahşi bir hayvanım, evcilleştirilmek doğamda yok. Avlanarak da karnımı doyurabilirim, soğuğa dayanıklıyım ve insanların sevgisine sandığın kadar ihtiyacım yok. Ancak orada hayat daha kolay, avlanmak zorunda değilim. İki şeker oldum mu insanlar etrafımda pervane oluyor. Ben de senin gibi olduğum şeyden kaçıyorum ama en azından bunu kabul edebilecek kadar gerçekçiyim. Ah siz insanlar, benim gibi ilkel bir tür bile bunu görebiliyorken sizin yücelttiğiniz zekanızın sizi gerçeklerden alıkoyabiliyor olması ne tuhaf! Şehrin sahte bulduğunuz aydınlığını yaratıp oradan uzaklaşmak için çırpınan da sizsiniz, kaçtığınız her şeyin sizi takip ettiğini ve kendinizden kaçmaya çalıştığınızı bile fark edemeyecek kadar ilkel olan da.
Mesele insanların kötülüğü değil ayrıca. Senin gördüğün tek şeyin kötülük olması. Sen saf kötülükten kaçmıyorsun, görebildiğin tek şeyin kötülük olduğu gerçeğinden kaçıyorsun. Karanlık seni bu gerçeklerden koruyamaz. Şehre geri dönüp kendinle yüzleşmek zorundasın. Huzur burada değil; huzur orada, kaçtığın yerde.” Kedi arkasını dönerek aydınlığa doğru yol aldı. Adam kendi karanlığı içinde öfkesinin kedinin haklı olduğunu bilmesinden kaynaklandığını fark ederek kedinin arkasından bakakaldı. Ay, birbirine dolanan dalların arasından süzülerek patikayı soluk ışığı ile aydınlattı. Yorgun bir biçimde omuzlarını düşürdü ve ormanın derinliklerine giden patikaya baktı. Bazı karanlıklar insanı nasıl da içindeki aydınlığa çıkarabiliyordu. Yüzüne buruk bir gülümseme yerleştirdi ve şehre giden patikaya doğru yönelerek kendisi ile yüzleşmek üzere yol aldı.
*Müzik önerisi: Dolu Kadehi Ters Tut – Karanlık
Yazar: Almina Kesler
Görsel Kaynak: https://pin.it/3Aot6Y7ri