(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
Bu yazı, Cem Adrian & Aylin Aslım’ın “Herkes Gider mi?” şarkısı ve sayısız boş kadehlerden alınan ilhamla kaleme alınmıştır…
Kelimeler, içinden geçip giden ıssız nehirler gibi; seni boğacak kadar derin, ama yüzünü yıkayamayacak kadar uzak. Duygularını saklayan bir mağarasın sen; karanlık, soğuk, ama bir o kadar da anlamlarla dolu bir kutu. Sakladığın her kelime, birer kelebek kanadı gibi ince, saf ama özgürlüğünden mahrum. İçinde kopan bir fırtına var, ama kimse duymuyor o çığlığı kimse görmüyor o savruluşu. Sözcükler, kaleminin ucunda suskun, kağıda düşmekten korkarcasına titriyor. Aitsizlik, kalbinin kuytusunda bir gölge gibi, sen ne kadar kaçsan da ağırlıktan kamburlaşan omzunun peşini bırakmayan karanlık bir el.
Belki de bir zamanlar gürül gürül akan bir nehirdin; içindeki duygular, sözcüklerin akışıyla özgürlüğüne kavuşan asi bir su gibi… Ama şimdi, içini dökecek kelimeleri bulmak, kurumuş bir kuyudan su çıkarmaya çalışmak kadar zor ve sancılı. Söyleyemediklerin, sessizliğin kalbine düğümlenen çığlıklar gibi, hep içerde yankılanıyor. Kaygıların, üzerine dikilmiş bir giysi gibi, ne kadar çıkarmaya çalışsan da her sabah tekrar sırtına geçirdiğin ağır bir yük.
Bir ömür boyu üzerinde taşıdığın ama kimseye gösteremediğin görünmez yaraların var. Aşk sana hiç yüzünü göstermemiş bir ayna gibi; baktığında sadece buğulu bir silüet görebildiğin, her dokunuşta biraz daha uzaklaşan bir hayal. Hayat seni hep yanlış köşelerde bıraktı; bir parkta annesini kaybetmiş bir çocuk, kenara atılmış eski bir oyuncak gibi.
Senin dünyanda sevilmek, bir kış güneşi gibi; bir anlığına içini ısıtır gibi olup ardından çekip giden bir sıcaklık ve hemen sonrasında gelen soğukluk. Sevilsen bile, o sevgi hiçbir zaman yüreğine tam olarak dokunmadı; sanki hep aranızda görünmez bir cam varmış gibi, hep bir soğukluk, hep bir mesafe…
Senin için kelimeler birer sığınak; içine kapanıp kaybolduğun, kimsenin göremediği gizli bir dünya. Kalemin, belki de en yakın arkadaşın; her gece içindeki karanlığa bir yıldız çizen, ama sabah olduğunda izleri kaybolan. Yazdığın her şey, senin çığlıkların; hiç kimsenin duymadığı, okumadığı, anlamadığı, okusa ve duysa bile anlamlandıramadığı birer yankı. Çünkü kelimeler, kağıt üzerinde hayat bulsa bile, kalbinde hep yarım kalıyor.
Benliğin, hiçbir zaman içeri alınmayan bir misafir gibi; hep kapının dışında, ama hep yakın. Seni sevmek, çerçevesi çatlamış bir tabloya bakmak gibi; kimse tam olarak neyi görmesi gerektiğini bilemiyor, sen de neyi göstermeye çalıştığını unutmuş gibisin.
Hâlâ bekliyor musun? Gözlerin bir sokak lambasının altında kalmış bir çocuk gibi; karanlıktan korkan, ama ışığın da yeterince aydınlatmadığı…
Beklemek, hiç olmayacak bir baharı beklemek gibi; ağaçların hiç çiçek açmayacağını bile bile, yine de dallara bakmaktan vazgeçmemek. Umut, bir odada usulca yanan bir mum ışığı; her an sönecek gibi titreşen, ama odanın karanlığını bir anlığına bile olsa aydınlatan. Ama sen, o ışığa hep uzaktan bakan bir gezgin gibi… Senin için yalnızlık, neşe dolu bir kalabalığın ortasında çalan hüzünlü bir şarkı gibi; herkes dans ederken senin ayakların hep yerde, herkes gülerken senin gözlerin hep uzakta…
Hâlâ yalnız mısın? Belki de yalnızlık senin en sadık yoldaşın oldu; seni bırakmayan, hep seninle kalan. Belki de en güzel yazılarını yalnızlığın yazdı sana; her kelime, içindeki o derin kuyunun yankısı. Çünkü en derin yaralar, en anlamlı izleri bırakır ve sen, o izlerin her birinde saklısın. Belki de sensin o izler, belki de en çok kendinden kaçıyorsun.
Hâlâ yalnız mısın? Belki de en yalnız anlarında bile kendini bulduğun yerdesin, içindeki tüm eksikliklere rağmen en gerçek sen… Ve belki de her kayboluşun, en derin yazılarını yazdıracak sana, çünkü bazen en anlamlı kelimeler; en büyük sessizliklerden, anlamlandırmaktan korktuğun veya anlamlandıramadığın … doğar.
Burak ŞENER
Görsel kaynak yapay zeka tarafından oluşturulmuştur.