Gündüzden Düşen

“Şimdi, ben de o gecenin asfalta kazınmış sessiz bir parçasıydım.”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)

Gece, yalnızlığın yeryüzüne inmiş gölgesinden başka bir şey değildir. Özellikle etrafta

oyalanacak kimsenin kalmadığı günün son saatlerinde, yalnızlığın koyu gölgesine sığınır

kendiliğimiz. Saklanacak yerimiz yoktur kendimizden; artık sonu gelmez bu ücra

yürüyüşlerin karanlık sokaklarında, biz bizeyiz. Gündüzün ışıklarıyla süslediğimiz bütün

siyah beyaz yalanlar, gökyüzü karardığında ayak bileklerimizden uzayan gölgeler misali ağır

ağır asfalta serilir. İşte bu yüzden gece yürüyüşleri biraz tekinsizdir. Sokak başlarında

parlayan turuncu lambalar, tıpkı birer savcı gibi kendimize bile itiraf edemediğimiz o ağır

yenilgileri, gün içinde fark etmekten kaçındığımız pek çok söylemi ve duymaya bile cesaret

edemediğimiz nicelerini doğrudan kulağımıza fısıldar. Böylece insan, en çok da kendi

sessizliğinin ortasında uyanan o uykusuz yabacıdan korkar.

Böylesine tekinsiz gece yürüyüşlerimin bilmem kaçıncısındaydım. Adımlarımın ıslak

kaldırımdaki yankısını dinlerken geceye dair düşüncelerim, en az karanlığa bürünmüş şu

gökyüzü kadar uçsuz bucaksız sarıyordu zihnimi. İzin verdim. Zihnime çöken geceye ve

benliğimi saran yalnızlığa, sessizce izin verdim. Bu his, ruhumun yabancısı olduğu yeni bir

yük değil; uzun zamandır aşinası olduğum, içimdeki gecenin ta kendisiydi. Önceleri bu

sessizliği bir sığınak bellemek ve sokaklar boyu hiç bitmeyen adımların içinde kaybolmak

nefesimi keserdi. Her adımda biraz daha sızlardı içim. Ayaklarım yere sert basmaz; bir huşu

içinde titrerdi kuru bedenim. Vaktini, derdini, nereden geldiğini tam olarak kestiremediğim

bir telaş içindeydi zihnim. Korkardım. Varlığıma meydan okuyan bu karanlıktan, ruhumun

her bir zerresine dek korkardım. Sanki varlığım, kaynağını bile kestiremediğim ağır bir yük

altında ezilirdi. Bu ezici ağırlığın altında kim olduğumu bile seçemez; ıslak bir cadde

kenarında usulca çökerdim kaldırımın çamurlu taşına. Pantolonumdan içeri sızardı taşın o

dilsiz soğuğu. İrkilirdim. Bir süre çöktüğüm yerde kalır, düşüncelerin soğuğa karışıp ruhum

olmasına izin verirdim. Ne zaman ki sokaktan geçen tek tük arabaların farları yüzüme vursa; o

vakit beni uyuşturan bu halden silkinir, evimi hatırlar ve buruk bir gülümsemeyle ayağa

kalkardım. Kim bilir ne zamandır doğuşunu göremediğim günü, böylece bir kez daha

kaçırırdım.

Bu gece, eve dönmenin telaşı yerini sokağın koyu ve dilsiz ağırlığına bıraktı.

Pantolonuma sızan o soğuk nem kanıma, asfaltın çamurlu grisi zihnime karışırken etimle

kemiğimle bu tekinsiz sokağa yayıldığımı hissettim. İçimdeki uykusuz yabancıyla girdiğimsavaş henüz bitmemişti; fakat zamanın getirdiği o yorgun aşinalıkla bir nebze dinginleşti.

İkimiz de ıslak kaldırım taşlarının çatlaklarında, o turuncu lambanın cılız ışığı altında eriyip

sokakla bir olmuştuk. Artık günü kaçırmış olduğumu düşünmüyor; gündüzden düşmenin o

dilsiz huzuru içinde karışıyordum geceye.

Şimdi, ben de o gecenin asfalta kazınmış sessiz bir parçasıydım.

Eda Demiral

Görsel kaynağı, yapay zeka tarafından oluşturulmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.