(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakikadır.)
Bazen sadece odamda yere uzanıp gözlerimi kapatırdım ve sesleri dinlerdim. Ben
orda öylece yatarken dünyanı döndüğünü ve hayatın hala devam ettiğini hissetmek huzur
verirdi. Mutfaktan gelen tıkırtılardan annemin yemek yaptığını bilirdim, bahçedeki
gürültüden babamın çalıştığını anlardım, yan odadan abimin kahkahalarını duyup orda
olduğundan emin olurdum.
Bunları bilmek dünyanın en güzel hislerindendi. Şimdi bambaşka bir odada yine yere
uzanmışken duyamadığım bu seslerin eşliğinde özlediklerimi düşünüyorum. Gidenleri
özlemek; geçen zamanı, solan çiçekleri, biten şarkıları, ölen balığını, eski doğum günlerini, o
sonsuz yaz günlerine dönüp herkesle beraber bahçede büyük sofralar kurmayı, hatta sonra
bulaşıklardan şikâyet etmeyi özlemek.
Düşününce, hayatımız özlemekle geçmiyor mu zaten? Kar yağsa güneşi özleriz, güneş
açsa gölgeyi özleriz; yalnızken kalabalıkları, kalabalıkta sakinliği ararız. Her an özleyecek bir
şeyler buluruz ve bir bakarız ki tüm hayatımız büyük bir özlemler müzesine dönüşmüş.
Yaşanmış veya yaşanamamış, özlenen her an, her duygu o müzededir.
Sevdiğiniz insanlar, ilk aşkınız, ilk evcil hayvanınız, ilk doğum günü pastanız,
arkadaşlarınız, sonunu göremeden uyandığınız o güzel rüyalar, deniz kenarında upuzun yaz
geceleri… Başkalarının özlemler müzesinde de size ait parçalar vardır. Bir gün dünyadan çok
uzaklara gittiğimizde birilerinin müzelerinde yaşamaya devam edebiliriz. Yaşamak,
yaşatmak, yaşatılmak; hepsi özlemle mümkün. Ve bir gün özleyecek bir şeyimiz kalmasa bile
yine de özleyecek bir şeyimiz vardır: yeniden özleyebilmek. Belki de bu yüzden ruhlarımız
sonsuzdur, kim bilir?
Yazar: Edanaz Barım
Görsel kaynağı: https://pin.it/22MtXjsTp