(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir.)
İnsan zihni geçmiş ve gelecek arasında mekik dokur. Geçmişte yaşanmış kırgınlıklar,
kayıplar, yarım kalan hayaller ve hikayeler bizi geçmişin kıyısına bağlar. Zihnimizi demir
attığı o kıyıdan uzaklaştıramayız bazen. Takılıp kaldığımız geçmiş, günümüzü ve hatta
geleceğimizi sislendirir.
Zihnimiz geçmişe yuvarlanırken huzuru, mutluluğu, iyi oluş halini de yanında götürür.
Anda değil, geçmişin karanlık tarafında kalan zihin gitgide karamsar hale gelir. Geçmişin
yükü, ne kadar çok taşınırsa o kadar ağırlaşır. Bu yalnızca bilinçli değil, bilinçsiz de
gerçekleşebilecek bir süreçtir.
İnsan olmanın getirisidir bu çünkü o an olduğumuz insanı oluşturan en önemli yapıtaşı
geçmiş deneyimlerdir. Bu deneyimler kişiye özel ve biriciktir bu yüzden geçmiş olmasına
rağmen an ve gelecek üzerinde etkisini sürdürür. Ancak, geleceğe alan açmak için geçmişi
bırakmak gerekir. “Bırakmak” sözcüğü burada görmezden gelmek, terk etmek, unutmak değil
tam aksine kabullenmek, öğrenmek, kendine şefkat göstermek ve dönüştürmek anlamına gelir.
Kayıplarla ve bitişlerle barışmak, duygularımızı kabul etmek önemlidir. Çünkü
bastırılan her duygu gelecekte karşımıza çıkar. Oysa kabul edilen her deneyim insanı
olgunlaştırır. İçimizi dolduran eski senaryoları bırakmadan yeni ihtimallere yer açmak
mümkün değildir. Tıpkı dolu bir odada yeni mobilyalara yer olmayacağı gibi, zihin de
geçmişin yükleriyle meşgulken yeni fırsatları göremez. Geçmişi onurlandırıp
vedalaştığımızda, gelecek kendiliğinden davetkar hale gelir. Çünkü hayat, boşlukları daima
doldurur.
Yazar: Zeynep Berkil