Buğdaya Dair

"Boyun ne kadar kısa kalmış olsa da, gittiğin her yerden aldığın çeşit çeşit vitaminle doldu gövden; belki de zamanı gelince hiç olmadığın kadar boy atacaksın. Buğday olmanın ötesine geçeceksin. "Hayır." dedim. Hayat sabit değil. "

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)

Evden çıkıp siteye ilk adımımı atıyorum. Sitenin çıkışına gelince asfalt karşılıyor beni. Arabalar geçerken, karşıdaki yola dikiyorum gözlerimi. “Az kaldı.” diyip gülümsüyorum. Bir hafta önce keşfettiğim, tarlaların ortasındaki toprak yola adımımı atmama çok az kaldı. Aslında dört yıldır kaldığım sitenin hemen arkasında bu bahsettiğim yol. Orada farklı bir yol olduğunu keşfetmem dört yıl sürmüştü. 

Arabalardan fırsat bulduğum anda, yolun girişine hızlı adımlarla ilerleyip çakıllı zemine ulaşıp devam ediyorum yürümeye. Tarlalara varmadan önce birkaç müstakil evi geçmem gerekiyor, o yüzden ister istemez hızlı adım atıyorum. Kısa sürede toprak yola ulaşıyorum. Manzarayı görünce kendiliğinden yavaşlıyor bedenim. Önce batmakta olan güneşe dalıp gidiyorum. Gözlerim bulutlara değen ışığın yarattığı kızıl paletinde yavaşça geziyor. Bazı kızıllar taş kadar sert, bazıları ise ipek kadar yumuşak. Her yürüyüşe çıktığımda olduğu gibi, sağ tarafımdan maydanoz kokusu geliyor. Gözlerimi kapatıp içime çekiyorum mis kokuyu. Gözlerimi açınca, her zamanki teyzenin maydanozları toplayışını görüyorum. En sonunda karşıdaki dağlara kadar uzanan tarlalara varıyorum. Tarlaların ortasındaki yolda, karşıma ilk çıkan karınca yuvaları oluyor. Dün yuvalarının başına bıraktığım bayat ekmekten eser bile yok. Her geldiğimde onlara vermek için bir şey getiriyorum yanımda. Bu sefer haşlanmış yumurta sarısı getirdim. Spor yapıyorsanız, yumurta sarısında çok yağ olduğu için tüketmemek gerekiyormuş. Küçük parçalar haline getirdiğim yumurtaları, bugün besleyeceğim yuvanın girişine serpip yola devam ediyorum. Güneş batmak üzere ve kızıllar iyice taşlaşmış. Gözlerim bu sefer de rüzgarda salınan buğdaylara takılıyor. Bu kez yerimde durup izlemeye başlıyorum onları. Güneş, başaklarını yeterince sarartmamış ve toprak yeterince beslememiş. “Olgunlaşmalarına daha çok var sanırım.” diyorum. Gözlerimi kapatıp, rüzgarın onlara değince çıkardığı sesi dinliyorum. Gözlerimi açtığımda birkaçı ile göz göze geliyorum ve gayriihtiyari düşünmeye başlıyorum. Mesela bu buğdayları olgunlaşmadan, birdenbire köklerinden söküp hiç tanımadıkları bir iklime, hiç tanımadığı bir toprağa, hiç tanımadığı ama aynı soydan gelen çavdarların yanına eksek… O toprağa tutunmasına yetecek her şeyi yapsak ve tutunsa bir şekilde. Olur mu olmaz mı bilmiyorum, ama dedim ya “mesela yani”. Etraflarında aynı soydan gelen çavdarlar… Altlarında farklı vitaminler içeren, görece daha verimsiz bir toprak ve sert bir iklim… Güneşin ve bulutun kızılla alakası bile yok. 

Nasıl hissederlerdi acaba? Toprağa veya çavdarlara küser miydiler? Farklı da olsa, yeni evimiz burası diyebilir miydiler? Gönüllerince büyüyebilirler miydi? 

Biraz zaman geçtikten sonra yine aynı işlemi uygulasak… Çavdarlara, toprağa ve gökyüzüne tam alıştım darken, bu sefer de arpaların arasına götürsek. Belirli bir süre geçtikten, yine tam alıştık dedikten sonra tekrar, tekrar ve tekrar aynı şeyleri yapsak, ne hale gelirlerdi? 

Ordan oraya sürgün edilişlerini düşününce acılarını hissettim. Gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Ne diye buğdaylar için ağlamaya başladım derken, birdenbire fark ettim ki kendime ağlıyordum aslında. Buğdaylara bakarken aynaya bakmıştım. Hayatım boyunca yaşadığımız göçlere ağlıyordum. Her seferinde alışmaya yeni başladığım topraklardan sökülüp alınmamıza ağlıyordum. Toprağım, güneşim ve rüzgarım yokmuşçasına büyümeye çalışmamıza ağlıyordum. Aynı soydan gelsek de, insanların ve dillerin sürekli değişmesine ağlıyordum. Sabit bir şeyin olmayışına ağlıyordum. 

Yaşların durulmasıyla birdenbire kırıldı ayna. Yansımam ortadan kalktı. “Hayır.” dedim, kimse zorla götürmedi sizi. Senin toprağın da, güneşin de, rüzgarın da var. Dediğin gibi aynı soydan geldiniz, farkınız yok. Sürekli yer değiştirdin, evet. Bu sayede farklı topraklarda ve rüzgarda nasıl yaşanır, bunu öğrendin. Boyun ne kadar kısa kalmış olsa da, gittiğin her yerden aldığın çeşit çeşit vitaminle doldu gövden; belki de zamanı gelince hiç olmadığın kadar boy atacaksın. Buğday olmanın ötesine geçeceksin. “Hayır.” dedim. Hayat sabit değil. 

Güneş çoktan batmıştı. Yüzümü kollarımla silip yola devam ettim.

Yazar: Deniz Onuk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.