Her şeyin olması gerektiği gibi olması bizim için de her şeyin tamam olduğu anlamına mı gelir? Bir şeyler olur çünkü öyle olmalıdır; buna öyle karar verilmiştir ve biz o kararın, o sınırların dışına çıkmayız. Çünkü öyle öğrenmişizdir: koşulsuz itaat. Peki, tamam itaat edelim ve herkes mutlu olsun, tatmin olsunlar. O sırada bizim içimizde neler oluyor? Silik bir benlikle yaşamaya başlıyoruz, var olan sadece bedenimiz; düşüncelerimiz, hislerimiz, yapmak istediklerimiz veya istemediklerimiz, bunlar hep silik, içimizde çırpınır durur. Hakkımızda kararlar verilir ve uygulanmak zorundadır. Karar mercii değişir ama kukla hep aynı: “olamadığımız kendimiz”. Öğrenilmiş çaresizlikle (learned helplessness) geliriz bir yere kadar ve bir gün bütün bu sınırlar kalktığında insan koskoca bir boşlukta bulur kendini. Çünkü bilmez nedir kendi, ne yapar, neyi sever, neyi ister. Hiç sorulmamıştı ona, sessiz çığlıklarda boğulmuştu hevesleri. Farklı tercihler yapmak bir yana farklı düşünmek bile korkutmuştu onu, zihnine de pranga vurmuşlardı, en azından o öyle sanıyordu. Anlamaya çalışalım bu zorba, baskıcı düzen neden ve nereye kadar. Birilerini yönetmek, her şeyin kudretini kendine hak görmek , “sen sus, ben bilirim”ci tavır takınmak. Zirveden aşağı ilerleyen bu yolun sonu çıkmaz. İnsanlar öğrenmeli “zihinlere set çekilmez”. Korkutabilirsiniz ancak görmeyeceğiniz yere ötelemiş olursunuz bu durumu. Olmadığınız yerde bir gün bu sınırlar kırılıp harekete geçildiğinde göreceksiniz, öteleyip sakladığınız nice benlikleri. “Kendi hayat hikayemizin bile başrol oyuncusu olmamıza izin verilmeyen bu hayatta ‘yaşadım’ diyebilmek ne kadar mümkün?” diye bir söz var, bu her şeyin özeti aslında görmek ve sınırları kırmak isteyene. O nedenle ben ancak şimdilik sadece şunu soruyorum: Benim, senin ya da herhangi birinin bir diğerine bunu yaşatma hakkı var mı? Kendini bilmeden bir ömür sürmek, neden? Hep başkaları için, hep başkaları adına. Hakkımızda herkesin karar verebildiği ancak kendimiz adına tek bir hamle yapamıyor olduğumuz bu duruma kim dur der ya da bu saatten sonra denilebilir mi ?
Yazar: Mihriban Yazıcı