(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakikadır…)
“Yaşayanlar için umut her zaman vardır umutsuzluk ölüler içindir.” demiş Theokritos.
Peki ya arafta kalanlar için de umut var mı? Her gün aynı pencereden dışarıyı izleyip yitip gideni düşleyip geride kalanları düşünüyorum. Tıpkı benim gibi olanları…
Pencereden dışarıya baktığımda sonbaharın renkleriyle karşılaşıyorum en son bir bahar ayındaydık. Çoğul eki… Oysaki artık tekilim. Ne zamandır bu sandalyedeyim bilmiyorum, birisi dizlerimi en sevdiğim battaniyemle örtmüş; kim olduğunu bilmiyorum çünkü kimsem kalmadı.
Evin sessizliğinde yalnızca buzdolabının uğultusu var; aylardır bozuk ama evden dışarıya çıkacak ya da birini çağıracak halde değilim. Kapı çaldığında sandalyeden kalkmak için saatlerimi harcıyorum. Sandalyeme geri döndüğümde soğuk olduğu için penceremi kapatmak zorunda kalıyorum çünkü yeni bir mevsimdeyim. Hangi ayda olduğumuzu bilmiyorum, pencereden dışarıya baktığımda cama ilişen kar tanelerini görüyorum demek ki mevsimlerden kış. O gittiğinden beri zamanımı baharda durdurdum yalnızca pencereden dışarı izleyen bir hayalete dönüştüm. Yas sürecinin aşamaları olduğunu biliyorum ama ben sadece inkar etmek istiyorum; içimdeki boşluk bana iyi gelen tek şey ve ben de ona tutunuyorum. Onun izleri her yerde, duvarlarda, bir masada, en sevdiği kitap olan Hamlet’in sayfalarında ve en çok da bende… O ben de kocaman silinmeyecek bir iz bıraktı ve ben ondan beri boşluğa tutunarak yaşıyorum. Bazen aklıma umut dolu olmayan düşünceler geliyor, sonra Hamlet’ten satırlar buna eşlik ediyor:
“Ah bu katı kaskatı beden bir dağılsa
Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!
Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa
Kendi kendini öldürmesini insanın!”
Gözüm pencerenin kenarında yaprakları sararmış olsa da yaşamaya devam eden bana aldığı o beyaz çiçeğe kayıyor. Ben de kendimi başka bir izde buluyorum ve yalnızca yaşamaya devam ediyorum kaskatı olmuş yaşlı bedenimle. Duvarımda asılı olan takvimim dünyamın durduğu günde takılı kalmış, o günden beri bir yaprak bile koparmadım çünkü yaşamadım. Sahi telefonun ekranındaki tarih benimle alay ediyor. O bana veda edeli tam bir yıl olmuş.
Sokaklarda oynayan çocukların sesleri evime doluyor; güneş hiç olmadığı kadar güzel gökyüzünde. Ağaçlardaki yeni tomurcuklanan çiçeklere bakınca baharın geldiğini anlıyorum ve artık pencerem sonuna kadar açık. Pencere kenarındaki çiçek de tomurcuklanmaya başlıyor ama bu beni sinirlendiriyor. Onu elime alıp dışarı çıkmam benim için bile tahmin edilemez. Dışarı çıktığımda gün ışığı bedenime bulanıyor ve uzun zaman sonra ilk kez nefes alıyorum. Ani bir hareketle elimden düşen saksı yerde mahvoluyor. Kendi toprağıyla çiçeği boğmak istiyorum ve sonra kendimden utanıyorum. Yaprakları sararmış, uzun zamandır bakımsız olan bir çiçek nasıl hayata umutla tutunabilir bahar için tomurcuk verebilir? Onu kıskanıyorum. Benim için de umut hala var mı?
İçimdeki boşluğu onunla dolduruyorum ve ben ikinci bir nefes alıyorum. Bahar, çiçeğim, sokakta top oynayıp gürültü yapan çocuklar bana umut veriyor ve ben bir yıl sonra ilk kez kendi bedenimde tekrar uyanıyorum.
Mahvolmuş çiçeği kucaklıyorum, onu yeni bir saksının içine koyacağım. İkimiz de sararmış yapraklarımıza verimsiz olan toprağımıza rağmen tomurcuklanacağız ve bir gün belki gerçekten de ilk kez çiçek açacağız çünkü bizim için umut hala var ve yaşayacağız.
Yazar: Ayşegül Çıkrıkcı
Görsel kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/611222980706536914/