(Bu yazının okunması yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)
İçim kıpır kıpırdı, tüm gece boyunca yatakta peluş ayıcığıma sarılmış öyle dönüp duruyordum. Arada kısacık uyuyup uyansam da rüyamda hep yapacağım yolculuğu görüyordum. Bu benim ilk defa evden uzak bir yere yolculuk edişim, ilk defa evimden başka bir yerde hatta hiç bilmediğim bir yerde uyuyuşum olacaktı. Sabahtan tüm kıyafetlerimi hazırladım, hiç yanımdan ayırmadığım battaniyemi evde bırakmamın zor olacağını bildiğim için bir köşesini kesip koymuştum valize. Hazırlıklarımı sırasıyla yaparken hemen gece olsun, uyuyayım da bir an evvel yeniden sabah olsun diyerek geçirmiştim günümü. Durmadan yolculuk hakkında sorular sorup nerelere gideceğimizi anlattırmıştım babama. Ama şimdi uyuyamıyordum bir türlü, babamın anlattığı her şey canlanıyordu gözümde hayal meyal.
Sonunda olmayacak sandığım o sabah oldu, güneş ışığı pencereden sızıp yüzüme vurmaya başlayınca açtım gözlerimi. Uykumu alamamışım, biraz yorgunluk vardı üzerimde ama hiç önemi yoktu. Güzelce hazırlandım, kahvaltımızı yaptık, tam yola çıkıyorduk ki annemle kardeşimin evde kalacağı, bizimle gelmeyeceği dank etti. Onlar evde kalacaktı, biz de –yani abim ve babamla- birkaç gün İstanbul’u gezecek, ardından havalimanından teyzemi alıp geri dönecektik eve. İşte ilk defa mutluluğumun içine hüzün karıştığını hissettim. Böylelikle tanışmış oldum buruk mutlulukla. Bu benim ilk defa birilerini arkamda bırakıp yola çıkmam olacaktı. Ve ilk defa birileri benim gidişimi izlerken geri dönmemi bekleyecekti. Hayatımız akışına devam edecekti aynı zamanda.
Nereden bilebilirdim ki yaşadığım bu hissin ömrüm boyunca peşimi bırakmayacağını?
Tüm hayatımın bir “Hoş geldin!” ve hep kaçılan vedalaşmalar arasında dönüp duracağını nasıl tahmin edebilirdim? Bir yandan otogara varmak için can atarken, hatta şehrin adını görünce kıpır kıpır olacağım zamanlar olurken, bir yandan yolu uzatsak da beş dakika daha kalsam diye düşüneceğim zamanların olacağını nasıl bilebilirdim? O beş dakika için neleri feda edebileceğimi, sonu yokmuş gibi gözüken yolculuklara cesaret edebileceğimi de bilmezdim hiç. Tüm heyecanına biraz da olsa hüzün bulaşacağını, yol boyunca hüznün kendisine eşlik edeceğini o on yaşındaki kız çocuğu nereden bilsin?
Her otogar soğuğunda içim ısınsın diye otogarın bayat çayını içerken aklıma o kız çocuğu gelir. Beni tüm gece uyutmayan o heyecan yerini bambaşka duygulara bıraktı şimdi. O kız çocuğu ile tekrar konuşma şansım olsaydı eğer, “Bu yolculuğunun tadını çıkar, şu an veda sandığından çok daha büyük vedalar, dönüşte beklediğinden çok daha büyük kavuşmalar yaşayacaksın. Hatta yeri gelecek bedenin otobüsle hareket ederken, kalbin o şehirden hiç ayrılmamış olacak. İnsanlar küçülürken anıların büyümeye başlayacak gözünün önünde. Eğer şanslıysan gözlerin buğulanmış olacak, sana el sallayanın gözlerindeki hüznü tam göremeyeceksin ve yolculuk daha az sancılı başlayacak. O yüzden benim için lütfen şu anki heyecanına sakın hüzün bulaştırma.” diyebilmeyi çok isterdim.
İnanır mısın sevgili okur, bu satırları yazarken önümde yine bir yolculuk var. Hem çok istiyorum hem de biraz içimi buruyor düşüncesi. Yıllarımın geçtiği bu şehirden ayrılıp, yeni başlangıç yaptığım şehre gideceğim bu kez. Yolculukların bana öğrettiği garip şey şu:İnsan gitmek isterken kalmak da isteyebiliyormuş, hatta aynı anda birden fazla yerde olmayı da… Yazı yayımlandığında çoktan varmış olur, yeni düzenime uyum sağlarım tekrardan. Dedim ya hayatımın “Hoş geldin!” ve “Hoşça kal!” arasında geçip gidiyor diye. Bense kalbim ikiye bölünmüş halde valizimle bir oraya bir buraya savruluyorum, ilk yolculuk heyecanıma gülümseyerek.
Görsel: https://tr.pinterest.com/pin/377528381271608837/?nic_v3=1a4hWKYYF
Yazar: Duygu AKKUŞ