(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
Uçsuz bucaksız karanlıklardan kurtulup geçmişin sızısı ile hayatta kalanlara ve o hayatı göz bebeklerindeki ışıltı ile kuracak olanlara…
Cesaret ve esaretin arasındaki o ince çizginin üzerinde, kocaman bir belirsizlik döngüsünde performe edilmenin ağırlığı omuzlarımızın en can yakıcı yükü hala. Korkunç sanrıları ile zihnimizin yargısı, savaşın ta kendisi olan nefret bakışlı canavarlar, önce sevgi bombardımanı ile prangaladılar bilincimizi, irademizi, zihnimizi. Ardından ilmek ilmek işlemeye başladılar hayallerindeki ideali. Bir savaş nasıl bu kadar sessiz olabilirdi? Ya da bir savaş ne kadar saklayabilirdi kaosun ta kendisi olan benliğini? Geçmişi geleceği hatta dünyası hırs ve intikam çerçevesi ile sarıp sarmalanan ‘savaş’…
Biliyorum, bu aslında barış gibi görünen savaş bizlere neler yaptı, biliyorum. “Sevgi” adı altında şüphe, tek gerçekliğimiz olarak yaşam sevincimizin ortasına inşa edildi ve inşa edilen o şüpheden biz her eksiklik ve yetersizlik duygusunda çırpındıkça kahkahalar atıldı. Hissediyorum, her bedeninizle aşağılandığınız fikrinizle yargılandığınız, varlığınızla görmezden gelindiğiniz anların o keskin ürpertisini her bir hücremde. İşitebiliyorum yalnız olmadığınız anlarda “hata yaparsam” endişesiyle, “değersizim” hüznüyle çarpan o kalp atışlarınızı. Takvimi yalnızca sayı ve harflerden ibaret gördüğünüzü, günlerin, ayların hatta yılların sessiz bir çığlık gibi boğazınızda kalan kocaman yumrular olduğunu biliyorum.
Ah aslında yakamoz kadar parlak gülümseyen bizler, hayatta kalanlar…
Tek amacı intikamdı, benliği hırsın ta kendisi olan bu maskeli savaşın ve kendisiyle olan savaşıydı aslında aşağılamaları. Zaaflarımızdan beslenerek hükmetmek tek arzusu, manipülasyon tek başarısıydı. Fakat içimizdeki çocuk bize “Karanlığa teslim olma!” diye sesleniyor, duyuyor musunuz? Peki ya benliğimizin “Savaşın seni ittiği kâbusu görmek yerine kendi direngenliğini dinle.” fısıltılarını? Sizce de vakti gelmedi mi zorla kendimize küstürülen bizlerin, yüzümüzü aynadaki o eşsiz manzaraya dönmemizin “Mücadelemiz çok güzel.” diye birbirimize gülümserken? Kahkahalarımız ve cesaretimiz ile savaşların hakimiyet kurduğu ve acziyetlerini en berrak hali ile sergiledikleri o maskeli baloyu bitirmenin zamanı gelmedi mi sizce de? Göz bebeklerimizdeki ışıltıyı koparmaya çalışmayacak, yaşam serüvenlerimizde benliğimize intikam kokan o dişlerini geçirmeyecek, yaşamla olan kavgalarının bedelini karşısındaki insanlara ödetmek istemeyenlerle ve “sevgi-saygı” entegrasyonunu mutlak gerçekliklerinden biri olarak benimseyenlerle takvim yapraklarını ümit dolu yarınlara çevirmemiz dileğiyle…
Yazar: Ceren Yakıcı