(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
Yürümekten yorulmuş, dinlenmek için bir banka oturmuştu. Cebinden bir ayna çıkarmıştı. Ayna, kir, parmak izi ve pislik içindeydi. Kendini görüyordu ama nasıl kötü, nasıl çirkindi bu yüz. Kötü olan yüzü müydü? Yoksa o kirler içerisindeki ayna mı? Aynaya her bakışında bir sürü farklı parmak izi görüyordu suratında. Bunların hepsi iz bırakmıştı yüzünde. Öyle parmak izleri vardı ki kimilerini hatırlamıyordu bile, hatta bazıları silik silikti. Birazı vardı, birazı yoktu.
Buna daha fazla tahammül edemeyip aynayı cebine koydu ve yürümeye devam etti, çok daha hızlı yürüyordu. Sol tarafındaki mağazanın camlarına gözü ilişmişti. İlk başlarda hiçbir kötü durum yok gibiydi. Camlar o kadar temizdi ki adeta ayna gibiydi. Bir şey vardı. Bir şey onu huzursuz etmekteydi. O şey camda gördüğü yansıması olsa gerek. Fakat bu kez de kendi yansımasının yanında, içeride gezen insanları ve mağaza camındaki indirim, fırsat yazılarını görüyordu. Evet! Kendini görüyordu ama camın arkasında, kendi içinde dolaşan bir yığın insan da görüyordu. Camın temizliğinden bağımsız olsa da kendisi ona kirlenmiş gelmişti. Nefretle ve öfkeyle yürümeye devam etti. Sonunda ofisine gelmişti bile.
Ofis çok kalabalıktı ve boğucu, kirli bir havası vardı. Çok fazla insan vardı. İnsan kokuyordu. Artık başı da dönmeye başlamıştı. Koşarak tuvalete gitti ve lavaboya eğildi hızlıca yüzünü yıkıyor, her su aldığında elleri ile yüzünü ovuşturuyordu. Bu psikoza daha fazla dayanamadı ve yere düştü. Gözleri kapalıydı, biraz baygındı ama bilinci yerinde sayılırdı. Yerde öylece kalmıştı.
Aklından sadece o gün gördüğü aynalar geçiyordu. Kendisini gördüğünü zannettiği aynalar… Kendisine ait olan bir vücut fakat kendisine ait olmayan aynalar… Kir, pas içinde olan, bir sürü insanı içerisinde tutabilen aynalar… Vursan kırılacak; kırılsa bir tane senin yerini milyarlarca sen alacak, Bir başkasının gözü olan aynalar…
Durduramıyordu düşüncesini. Aklında sürekli bir yansıma vardı. Her yer, her şey onu izliyordu adeta. O da doğal olarak ayna nasıl gösterirse öyle görüyordu kendini. Ama ne yansımadaki kendisiydi, ne de kendisini yansıttığını sandığı ayna…
O bir başkasının gözüydü. Sen nasıl görünüyorsan öyle değil, o nasıl görmek istiyorsa öyle gösteriyordu seni. Bazen kirli, bazen şişman, hatta bazen gece ve karanlık diye ilgilenmiyordu bile seninle.
Mademki gördüğü aynalar başka gözlerdi, o zaman onun aynası neydi? Bir yansıma olduğu aşikârdı ama bu yansıma kimdi ki? Ona ait olmayan giysiler, ona ait olmayan bir saat ve bazen güzel, bazense çirkin bir yüz… Tamam! Yüz ona aitti ama hangisi; güzel olan mı? Çirkin olan mı? Yoksa o yüzde mi başkasının yüzü? Çıkamıyordu bu işin içinden.
Yerde baygın yatıyordu. Gözü yarı açık, yarı kapalıydı ve anlamlandıramadığı bir sancı çekiyordu. Neydi ki gerçek olan? Gözünün gördüğü mü? Aynanın gösterdiği mi?
O an ölümü beklercesine gözlerini kapatmıştı. Sadece gözlerini kapatmıştı. Artık ne göz vardı, ne de ayna. Ne o birisini gözetliyordu, ne de onu birisi görüyordu. Göz kapakları ona huzur veriyordu. Ona ait olan ve gördüğü en gerçek şeydi. Gözleri kapandığı anda dış dünyayı görmüyordu, sadece o ve düşünceleri vardı…
O düşüncelerinden ibaretti. Tüm gün boyunca ayna görmüştü ama hiçbir ayna göz kapakları kadar onu yansıtmamıştı. Tüm gün aynalarda başkalarının gördüğü, görmek istediği kişiyi görmüştü. Artık o kendisiydi, olduğu kişiyi görüyordu… Cebindeki şey onun aynasıydı, göz kapakları ise onun aynısıydı…
Uzun, kısa, şişman, zayıf, güzel, çirkin bütün görecelerden uzaktı artık. Her şey olduğu gibiydi. Onun en objektif aynası göz kapaklarıydı. Ne yerden kalktı, ne de gözlerini açtı. Yansımasının huzuruyla oracıkta kalakaldı…
Yazar: Taha Toker