(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Merhaba sevgili okur,
Yaklaşık bir yıl önce bir isim ve ilk yazım olan “Birinin Notları” başlığıyla düştüm önünüze. Kiminizle önceden tanışıyorduk. Kiminizle ise hiç tanışıklığımız dahi yoktu. Tanışık olduklarımla ise yeniden tanıştım burada. Bazen maskelerimden arındım bazen maskeler takındım yazılarımda. Sakınmak istediklerim oldu. Mesela “Birinin notları” ismiyle kendimi sakınmışım. Karşınızda herhangi biri olmak istemişim. Yazdıklarımın insanlara açılmasının tedirginliği sarmış beni. Sonradan anlıyor insan, taşlar zaman geçtikten sonra yerine oturuyor; her şeyde olduğu gibi.
Bu ay bir farklı çıktım karşınıza. Zırhlarımı soyundum. Çıplak bir merhabayı kendime borç bildim çünkü aslında hayat, beni avuçlarımı iki yana açıp durabileceğim; teslim olabileceğim bir hale getirdi. Teslim olmayı öğretti. Neye mi? Zamana, kaçındığım duygulara, ilişkilere, kırgınlığa, hüzne; kendime ve hayata. Hiçbir şeyin sandığım kadar korkutucu olmadığını öğrendim. Nereden öğrendim? Korkarak daldığım uykulardan; korkularıma rağmen hayatın devam etmesinden ve devam etmem gerektiğini söyleyen iç sesimden. Ya korkum beni ele geçirecekti ya da ben değişim çemberindeki dönüşümümü kabul edecektim. Kabul etmeden önce ayağımı soktum çembere. Derinliğine baktım. Serin, buğulu geldi. Çıkmak istedim; mızmızlandım, söylendim, ağladım. Sonra alışmaya başladım. Çok da kötü değilmiş aslında diye içimden geçirdim. Korkmak, tek başına mücadele etmek, belirsizliği tatmak, üzülmek; sandığım gibi kötü şeyler değillermiş diye düşünmeye başladım. Onlardan kaçmadıkça, onları anlamaya çalıştıkça aramızdaki ilişki de farklılaştı. Bu ilişki hayatıma yansıdı. Hayatımı, sadece anlamlı ilişkilerin aktığı, benliğimin kokusunun hâkim olduğu bir nehir haline getirdim. İçime döndüm; döndükçe büyüdüm. Büyüdükçe çocuklaştım; özüme yaklaştım. Sonra baktım içimde benden de öte bir ben varmış. Onunla tanıştım. Ona alan açtım. Onun için sınırlar çizdim, insanlarla mesafelerimi belirledim. Onu kendimle bütünleştirdim. Ben oldum.
Yani, eninde sonunda öğrendim kendime kızmadan nedenlerimi anlayıp yola devam edebilmeyi. Unuttuğum olmuyor mu tüm bu anlattıklarımı? Oluyor, oluyor elbette ama eskisinden daha hızlı toparlayıp daha az kendime yükleniyorum. İnsan kendisine saçmalaması, mızmızlanması için izin verince yokuş aşağı da sürüklenmiyormuş. Benden demesi.
Yokuş aşağı yuvarlanacaksam da bugün yuvarlanıyorum. Sonun anlamını kavradığımdan beridir hiçbir şeyi de yarına bırakmamaya başladım. Hayatı bir ukde taşıyarak yaşamaktansa veya bir ukdeyle son bulmaktansa bugün taşıyorum elimde ateşten topu. Sönünce atacağım topu. Onda, bir parça deri; bende, bir miktar iz kalacak ama hayatımın bir teması olmaktan çıkacak. Biliyorum, tüm bu yaşadıklarım kişiliğimin bir evrimi olacak ve ben’imin doldurduğu günlere uyanmaya çok yakınım; biliyorum. Bilmekten de öte hissediyorum.
Ben bu ay bir farklı çıktım karşınıza. Siz de bu yazıyı okuduktan sonra kendinize ve hayata bir farklı bakın olur mu? Ve bugünlerde zihnimde dönen iki alıntıyı aşağıya bırakıp sizlerle gelecek ay tekrar buluşmayı umuyorum…
“Bir baharı hak ettim, hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilim.” Virginia Woolf
(Kendime dahi…)
“Tanıdığım en güzel insanlar yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar…” Elisabeth Kübler-Ross
Yazar: Hazal Ezgi YurdagülGörsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/13229392649420506/