Bir gün raflarda gezinirken insancığın eli bir kitaba takıldı, ilginçtir ki kapakta ne yazdığına bile bakmadan yavaşça sayfaları çevirdi ve bir cümle ilişti gözüne; “Var mı aklı çelinmeyecek kadar güçlüsü?” Bu okuduğu cümleyle yaşamın ona sunduğu sırlardan birinin penceresini aralarken hafifçe tebessüm etti, kendinden emin bir sesle ben dedi içinden, ben çeldirmem. Oysa akıl kimselere bırakmadan kendi kendine çelme takma konusunda ustaydı. Bu yüzdendir ki insancığın kendisi hakkındaki kesin yargısının keskin köşelerini şüphe kemirmeye başladı. Bu şüphe gittikçe büyüdü, büyük soru işaretleri oluşturdu ve uyutmaz oldu. Sokak lambasının odasına yansıttığı loş ışığı altında yatağında oturur pozisyona geldi ve o an bir karar verdi “Gün boyunca kendimi izleyeceğim, irademin ne kadarı kendimden bakacağım, düşüncelerim davranışlarımı duvara çarpan toplar gibi etrafa rastgele savuruyor mu göreceğim.” dedi. Aslında o da farkındaydı her bireyin kendi öznel gerçekliği olduğunun, karşısındaki gerçek ne kadar net ve somut olursa olsun yine kendi gerçekliğiyle gördüğünün ve bir başkasının onun gerçekliğine uymadığının ama o da insancıktı işte, en güvenilir alanının kendi zihni olduğunu düşünürdü. Bir kere aklının çelinmeyeceğini söylemişti ve bunu doğrulamak için harekete geçmişti. Büyük bir kahkaha patlattı, düşünceleri arasında gezinirken kendine çelme takan ilk taşını bulmuştu; “Doğrulama eğilimi” bununla sınırlı kalmayacağını da anladı. Kalktığı andan itibaren dediği gibi kendini izlemeye başladı; hayatındaki kişileri, dinlediği müzikleri, izlediği filmleri, durakta beklerken bilboardlarda gösterilen reklamları, otobüsteki insanları yapabildiği kadar her şeyi tek tek mercek altına aldı. Yaşamına yaklaşımını izledi, sahi bunu neden daha önce yapmamıştı ki? Karşılaştığı ve maruz kaldığı her şey onun yaklaşımını etkiliyordu, kendi düşüncesine yakın olanı seçip olmayanı olumsuz bir şekilde dışlıyordu. Yaşamının başına gelenlerden çok onlara nasıl yaklaştığıyla şekillendiğini gördü. İkinci taşını da bulmuştu “Algıda seçicilik’’ Algıda seçicilik diğerlerine gebeydi, mesela olumsuz bir duygu içerisinde olduğunda değerlendirmelerini bu olumsuzluk üzerinden yaptığını ve olanı gözden kaçırdığını fark etti. Yine aynı şekilde elindeki ufak ama etkili olumsuz duygu kırıntısıyla yeterli kanıtı olmadan sonuçlara varıyordu. Kişilere kendi düşüncesini atfediyor ve olası bir durumu felakete dönüştürüyordu. Geçmişteki benzer durumu mevcut duruma bağlıyor ve özdeştiriyordu oysa yaşadıkları şimdinin ve geleceğin ancak referansı olabilirdi. Küçücük bir olayı genelliyor ve o duruma benzer her şeye tabi tutuyordu. O anlık çözümsel ve rahatlatıcı geliyordu oysa bilgiden uzak ve uzun vadede zarar vericiydi. Yapabileceklerinin önüne ket vurmaktı bu. Çevresindeki insanlara her zaman olmasa dahi zaman zaman uç noktalardan baktığını fark etti, iyi çok iyiydi kötü ise çok kötü. Bir kere sevmedi ya da bir daha asla sevmeyecekti sanki. İnsancıkların ikilemini unuttuğunu fark etti. İyisi ve kötüsü yoktu, grisi vardı. Çıkarlar çatışana kadar herkes birbirine melek değil miydi? Sonra küçüklüğünü hatırladı, küçükken iğrenç bulup burun kıvırdığı kabak yemeğini şimdi çok seviyordu. Değişim bakiydi, döngüsel mi yoksa düz müydü; sonuca varamadı. Kognitif yanlılık ve eğilimleri ne zaman kullanmaya başladığını merak etti. Onları fark etmek insancık için büyük bir adımdı; değiştiremez, yok edemez ama şekillendirebilir ve yönetebilirdi. Düşünceleri ve gözlemleriyle kendinde bir şeyler keşfetmişti, daha çok öğrenmeliydi. Araştırmaya başladığı sırada gözü bir hikayeye takıldı: Statüsünden güç alan, her şeyin en doğrusunu bildiğini, her şeyin en iyisini yaptığını düşünen, insanlara at gözlüğüyle bakan (ki bu da kognitif yanlılıktı), eleştirileri kabul etmeyen, kendisinden daha yetkin ve yetenekli birini gördüğünde veya kişisel düşüncelerine uymayan birini gördüğünde kimini uzak diyarlara sürüp kimini infaz ettiren içten içe çürümüş ve yozlaşmış Pirinç Kral’ı anlatıyordu. O kendinden emin gülüşünü takındı, zaten liderler hep böyle değil miydi; güç sarhoşu? Bu düşüncesi için de kendine tekrar güldü, ne yaptığını fark etti ve “Bu pirinci ayıklarsak içinden fazlasıyla taş çıkar.” dedi.
Yazar: Tuğçe Ünalmış