SEN KABULÜ

Senin güneşin ısıtmaz beni, bırak kendi güneşimde ısınayım. Ya kavrulurum senin güneşinde ya da buz olurum. Senin güneşin bana ışık tutar ama yol göstermez, kendi yolumu kendim bulmalıyım. Yaşamanın yolunu, savaşmanın yolunu… Her zaman senin ışığında ve gölgende barınamam, barınırsam; ben, ben olamam. Sadece senin küçük bir yansıman olarak var olabilirim. Peki ya benim fikirlerim, karakterim ve hislerim? Onları yalnızca bir süre görmezden gelebilirim. Bu görmezden gelişin sonucu ise kendisine sönmüş imajı veren ve aniden patlayan bir volkandan farklı olmaz. Kendi patlamalarını engellemeye çalışma çünkü onlar hep oradalar. Hepsi birleşince ve uğrak bir nokta bulamayınca birbirlerini yerler. İçten içe düşünceler birbirlerini yerken çoğalırlar biliyor musun? Belki de sadece düşüncededirler; çünkü ben hem kendi kendini yiyen hem de çoğalan başka bir şey görmedim. Kınkanatlıları saymıyorum; onlar anneyi içten dışa yiyerek çoğalıyorlar, gelişiyorlar ve anne ölüyor. Onlarınki bu yaşam deviniminde bir fedakarlık hikayesi, benimkisi ise fedakarlıktan çok uzak.

Gerçekliğini masama kaçınılmaz olan diye koyma; gerçeklik görecelidir. Einstein, görelilik kuramı üzerine çok çalışmalar yapmış, ona sorabilirsin. 

İnançlarını diretme bana, onlar “senin” inançların. Evet, senini benimi var yaşamın ve birlikte yaşamanın. Arada ben kalıbından çıkıp sen kalıbında yer edinmek gerekiyor, ying-yang gibi. O zaman seninle zıtlığın uyumuna şahit olabiliriz işte. Hiç inceledin mi ying-yang işaretini? Birbirlerinin sınırında esneyip bütün oluyorlar. Bizden çok farklılar değil mi? Dedim ya biri diğerinden bir parça alıyor, belki de empati orada başlıyor. Bizse bütünüyle reddediyoruz bize uyamayanı, bizden olmayanı. Kinimizi, öfkemizi ve nefretimizi kusuyoruz. Biz diyorum çünkü sen veya ben olmaktan çıkıyor bu durum ve toplumun içine yayılıyor. Küçük bir tohum oluyor önce, sonra filizleniyor. Katı ve kesin halkalar yeşertiyor. Senin ve benim ayaklarımızın altında katı halkalar olduğunu düşün, karşı karşıya geliyoruz ama kesişemiyoruz. Sürtünme kuvvetinin yarattığı etkiyle alev alıyoruz. İki çakıyı birbirine sürtmek gibi. Çakı örneğini en başta versem hemen anlardın zaten, lafı uzattım diye kızma sakın. Hayal gücünün işlemesini seviyorum. Sevmekten söz açılmışken sevgiye sırtını dayamış birçok olmazların da bahsini açalım seninle; yapamazsın ve edemezsinlerden, beli bağımlı bir ilişkiye karşı bükülmüş iradeden bahsedelim. Yapmazsın değil mi? Güzelim, çiçeğim diye severken yapamazsın. Geniş bir ovaya yayılacak kapasitedeki kır çiçeğiysem ben, küçük bir saksıda canlı tutmaya çalışma beni; yerim değil, tutunamam. Senin kurallarına göre yaşarsam ben, senin sözlerin benim hükmümü verirse, benim adıma kararlar alırsan aynaya baktığımda karşımda kimi göreceğim? Başlarda bu durum hoşuna gidecek belki ama sonra sen de fark edeceksin. Bir dağa sesleneceksin ve sesin sana yankı yaparak geri dönecek. Bu ne kadar hoşuna gidebilir ki?

Dinliyorum derken cümle arasına koyma beni, söylediklerimden kendine uyanı seçme ve bana geri dönüşün sana anlattığım soruna çözümsüz kalmasın. Şu ana kadar zihnine sabitlediğin köşe taşlarını biraz yana kaydır ve orada bana da yer aç. Biçilmiş bir kalıba sığdırmaya çalışma beni; ölçü tutmaz. Bir kumaş parçası da değilim ki ben; bedenine göre veya sana hoş gelene göre kesip biçesin, şekillendiresin. Kabul ediyorum bazen oldukça zıt kutuplara denk düşüyoruz ve birbirimize Zeus’un şimşeklerini fırlatıyoruz, Arthur’un kılıcını kuşanıyoruz ve en az birimiz, birimizi yaralıyoruz. İstiyoruz ki benim istediğim olsun; benim gönlüm hoş olsun, en yüce fikir benim ve benim fikrime uyulsun diyor kimimiz. İşte sen deme. Şartlar seni zorladığında karşı karşıya kaldığın zıtlıkların seni daha ileriye götüreceğini bil. Çünkü şartlar hep zorlar. Zorlaştıran değil, kolaylaştıran olmayı dene ve inatçılığım tuttuğunda bana da hatırlat, ben de aynı yanılgılara takılıp düşebilirim. Eğer ki yanlış yaparsam, yanlışlarımda cümlelerini ilahi bir silah gibi üzerime yöneltme, küçük desteklerinle öğrenmemi bekle. Öfkeden deliye dönsen de durulmayı bekle, o anda söylediğin hiçbir şey benim fikirlerimi etkilemeyecek, aksine ardında kırılmışlıklar bırakacak ve sözlerin ölüme kadar bana eşlik edecek bi baloncuğa asılı kalacak. Sen de bilirsin ki dil hem zehrini hem de panzehrini taşır. Bu yüzden her insanın bireyselliğine ve biricikliğine saygıyla yaklaş. Senden farklıyım diye, sende olan bende yok diye ötekileştirme beni. Benliğime saldırmadan ve benliğini sarsmadan biz olmayı dene. Seni öyle kabul edeceğim, beni burada böyle kabul et. 

Carl Rogers, “Eğer izin verirseniz insanlar da bir günbatımı kadar harika olabilir. Ben güneşin batışını izlerken kendi kendime ‘Şu sağ köşedeki turunculuğu azaltalım.’ demiyorum. Gözlerimin önüne serilişini hayranlıkla izlemekle yetiniyorum.” demiş. Ne de güzel söylemiş! Birkaç cümleye binlerce seni, beni ve bizi sığdırarak… 

Yazar: Tuğçe Ünalmış 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.