Mücadele

Biz organizmaların ortak yaşam alanı olan bu toprak parçasında, yaptıklarımız ne olur olsun, en nihayetinde olan günü kurtarmaktır sanırım. Tabi gün deyip bir sonraki istasyona geçmeden önce şunu da unutmamak gerekir ki, ömrümüz Einstein kuramının dışında, gerçekte bir güne denk gelseydi, “kurtarmak” yerini çok daha ciddi şeylere bırakabilirdi. Yani, tıpkı bilim gibi yığınlar halinde ilerleyen ve toplamının bir yaşamı oluşturduğu gün; kurtarılmayı bekleyen esir bir prensesin aksine, dalgasına bakan bir arkadaş da olsa sonuç aynı kapıya çıkmakta.

“Başkaları için geçirilmiş gün boşa geçirilmiş bir gün değildir.” derken Dickens’ın bahsettiği şey, ne esir bir prenses ne dalgacı bir arkadaş ne de başka bir şeydi. Oldukça hümanizm kokan bu açıklama, içerisinde çok şey barındırıyordu elbette ama hepsinin iyilikle örüldüğü tek bir yumak vardı; mücadele!

Yaşam, her ne kadar bizzat önce kişinin kendisinin ördüğü iplerle karışıp çıtır olsa da, hırsızın da suçlu olduğu ve elimizden gelen bir şey olmadığı anlarda çıkar mücadelenin o metalik rengi; öyle ya, uyanmak için uyarıcıların tetikleyici olması kadar, şiddetli de olması gerekir.

Peki, olası durumlarda çekiçle parçalayıp bir hışım yerinden o koparttığımız yangın tüpü misali, mücadele, bizim ihtiyaç anında başvurduğumuz arkası sağlam uzak akrabamız mıdır? Sürekli açık denizlerde dev dalgaların çıkması mı beklenmeli deniz fenerini aydınlatmak, ya da böyle bir şeyin de olduğunun farkına varmak için?

Savaşmak, beden ve zihinlerde negatif hiçbir iz bırakmadığı müddetçe, kazanmanın ardından gelen zafer ve haklı bir mücadelenin sonucu, aynı zamanda aynı bedende dünyaya yeniden gelen filizlenmiş bir ruh için ideal bir yöntem olabilir. Peki her gün aynı günü yaşayan ve uzunca bir zaman sürecek olan bir distopyaya bile bile katlanmak mücadele degil midir?

Bir gün kendi ütopyasını yaratmayı dilemek, her şeye rağmen inatla çürümeye direnmek, ya da yaşadığını farkındalığıyla bir daha hissetmek!

Sessiz bir bekleyiştir mücadele. Usulca, sabrederek, uygun bir zamanda patırtısız bir zaferle…

 

Yazar: Deniz Uğur Çil

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir