Duyguların Buğusunda

Uzun bir süre önce makaleler arasında gezinirken cümlenin sonuna doğru iliştirilmiş ne olduğunu da tam anlayamadığım bir terimle karşılaştım; aleksitimi. Neydi ki bu aleksitimi? Dipnotunda “Duyguları tanımlama ve açıklama konusunda yetersizlikle belirgin bir kişilik oluşumu.” açıklaması düşülmüştü. O anlık yetmişti, sonra zaman zaman karşıma çıkmaya devam etti ve merakımı kamçıladı. Ben de dayanamadım ve makaleler okyanusuna açılmaya karar verdim. Aleksitimiye adını 1970’lerde Sifneos vermiş. Onun için çeşitli açıklamalar kullanılmış ama Türkçe ilk ifade ediliş şekli duygular için söz yoksunluğu. Aleksitimili bireyde heyecan, öfke, özlem, coşku, acı ve sevgi gibi duygular düşüncede karşılığını bulamıyor, bulsa da ifade edilemiyor. Bedende bazı değişiklikler oluyor bazen eller terliyor, nabız yükseliyor, bazen mideye ağrılar giriyor ama bunun sebebi kestirilemiyor. Heyecandan mı oldu bu şimdi yoksa öfkeden mi? Ya da heyecan ve öfke nedir? Bu içeride olup biten durum nasıl anlatılır? Yaşanılan duygular tanımlanamadıkça, duygu ve düşünce arası bağ kurulup ifade edilemedikçe bedensel tepkilerin şiddeti artıyor. Fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz yönde etkileyerek çekilmez bir hal alıyor. Duygu ifadesizliği ilk öğrenildiğinde akla garip geliyor. En nihayetinde bizler duygularıyla hareket eden, yaşamının büyük çoğunluğuna onların ışığında yön veren, duyguları ile iletişim ve hayal kuran varlıklarız. Duygularımızla kendimizi ifade ederiz, mikro ifademiz içinde bulunduğumuz duyguya göre tepki verir. Yüzümüz kızardığında ve bu bize sorulduğunda sinirlendiğimizi veya utandığımızı söyleyebiliriz. Aleksitimik bireylere de içinde bulundukları durumda ne hissettikleri sorulduğunda o anda ne düşündüklerini, ne yapmak ve neler söylemek istediklerini ayrıntılı bir biçimde anlatırlar fakat içine duygu katmadan. Aleksitimi ilk başlarda sadece psikosomatik hastalarda görülen belirtileri açıklamak amacıyla kullanılan bir terimdi ama zamanla yapılan çalışmalar ve araştırmalar ışığında bu durumun diğer ruhsal, fiziksel hastalıklarda ve sağlıklı bireylerde de sıklıkla görüldüğü ortaya çıktı ve buna bir de acı, psikotik nitelikli kaygı ve çatışmalara karşı bir savunma mekanizması olduğu bulgusu eklendi. Yani aleksitimi uzun süreli olan kişilik özelliği ve sonradan geliştirilebilen geçici veya kalıcı olma özelliği taşıyan savunma mekanizması olarak ikiye ayrıldı. Taylor, birincil aleksitimi (uzun süreli olan kişilik özelliği) üzerinde yaptığı çalışmada aleksitimik kişilik yapısının özelliklerini 4 ana başlık altında toplamış: İlk olarak duyguları tanımıyorlar ve onları rahatsız olma ve rahatlama şeklinde ifade ediyorlar. İkincisi hayal güçleri oldukça kısıtlı hayal kuruyorlar fakat gerçeklik sınırları içerisinde kuru ve cansız bir yapıda kalıyor “kanatlı pembe midillilere binip gökyüzüne uçmayı hiç düşlemiyorlar” ve hayal kurmayı da zaman kaybı olarak değerlendiriyorlar. Üçüncü özellik onlara çalışma ve iş hayatında olumlu sonuçlar kazandıran mekanik, pragmatik ve uyum sağlamaya yönelik bir düşünme tarzına sahipler; karşılaşılan sorunlara somut ve kestirme çözümler buluyorlar. Dördüncü özellik ise hassas değiller, çevresel beklentilere ve ayrıntılara önem verirler. Tutum ve davranışlarını ise bu iki olguya göre şekillendiriyorlar. Bu yüzden de çevreleriyle uyumlu ilişkiler kurabilen insanlar olarak bilinirler. Her ne kadar uyum içinde olsalar da diğer insanlar tarafından sıkıcı, katı, düz, donuk ve duygusuz olarak tarif edilirler. Peki bu kişilik oluşumuna veya savunma mekanizması olarak aleksitiminin geliştirilmesine ne sebep oluyor? Bunun en belirgin sebebi ilk çocukluk çağında anne veya bakım veren kişiyle kurulan bağlanma stili. Güvenli bağlanma stili temelinde duyguları dengeleyebilme, aktarma ve yaratıcı imgeleme becerileri yer alıyor fakat ilk çocukluk çağında güvenli bağlanma yerine kaçınmacı veya kaygılı bağlanma stili geliştiriliyor. Bakım verenle kurulan bu bağlanma stili beynin duygusal farkındalık ve duygu düzenlemesi ile ilgili olan bazı bölümlerini etkiliyor. Bu bakımdan bağlanma ilk temel yapılanmasını oluşturmasından itibaren hem kişiler arası ilişkilerde hem de kendilik algısında etkin bir rol oynuyor. İleriki yaşlarda duygu, düşünce ve davranışlarda ise yaşamın yıldızı olarak kendini zirveye taşımayı başarıyor. Bu yıldızın özgüven eksikliği ve düşük kendilik değeriyle ilişkili olduğu da söz konusu. Aleksitimik bireyler duygularını ifade edemeyişlerinde en çok zorluğu öfkelendikleri zaman yaşıyorlar, öfke ifade edilemediğinde şiddeti artıyor ve saldırgan davranışlar şeklinde ortaya çıkıyor. Tüm bunlar ise kişiyi benlik saygısında düşüşe tekrar kişilerarası ilişkilerde soruna ve öfkeye yani kısır bir döngüye itiyor. Cinsiyet, yaş ve eğitim gibi sosyodemografik özelliklerin de aleksitimiyle anlamlı bir ilişkisi var. Bir diğerinde ise aleksitimi öğrenmelerle kişiliğin bir parçası haline geliyor. Bazı toplumlarda insanlar küçüklükten itibaren duygularını ifade etmek yerine bastırmayı ve gizlemeyi öğreniyor. Bizde de en belirgin şekli “Sen sus küçüksün!” , düştüğünde “Canın acır ağlama, kılıç yarası mı?” , sevinirsin “Ne bu gülüp duruyorsun?”,  hissettiğini söylesen “Aman bu da ne ki!” gibi yaşamdan birçok örnek verebiliriz. Bu durumların pekişmesiyle ”Duyguların söylenmesi ayıptır, gizlemek zorundayım. Söylersem terslenebilir, hor görülebilir veya yalnız kalabilirim. Başım derde girebilir bu yüzden duygularımı söylememeliyim.” tarzında duygularla ilgili bilişsel çarpıtmalar ve gerçekçi olmayan düşünceler bilişsel şemaları şekillendiyor. Bu durum çocukluk yaşlarında davranım bozukluğuna ileriki yaşlarda da otomatik düşüncelere sebep oluyor ve en sonunda duygular ifade edilemediği için yerine bedensel tepkiler ortaya çıkıyor. Aleksitimik belirtiler sahne ışığı altında kendini gösteriyor. O sahne ışığında yaşanılan durumların anlatımı ise şöyle:

“Bende bir problem olduğu mutlaka çocukluk çağlarında da ipuçlarını vermiştir ama o dönemi ne ben ne de ailem hatırlıyor. Bizim ilk hatırladığımız ilkokulun birinci sınıfından itibaren sık sık kusma nöbetleri yaşadığım ve bu nedenle okula devam edemediğim. Gittiğimiz doktorlar herhangi fizyolojik bir sorun bulamıyor ve bize bu konuda net yanıt veremiyorlardı. Bir uzman, sorunun psikolojik kökenli olabileceğini ve işin aslının benim okulu pek sevmemem olabileceğini söyledi. Oysa ailem bana bunu sorduğunda, okulu sevmediğime dair hiçbir şey anlatamıyordum. Derslerim de pek iç açıcı değildi. Kırık not aldığımda, ailem ve öğretmenlerimin şikayetleri, serzenişleri hiçbir şekilde beni üzmüyor, korkutmuyor, bu nedenle de ilerleme kaydedemiyordum. İlk ve ortaokulu bir şekilde tamamladım. Lise dönemindeyse, beni başka sürpriz bekliyordu; erkeklerin bana olan ilgisi. Yaşıma göre erken gelişmiş bir kızdım. Ve karşı cinsimin ilgisini fazlasıyla çeken bir çift şeye sahiptim: İri göğüslere. Oysa ben onların ilgisine tamamen kayıtsız kalıyordum. Bu kayıtsızlık bir süre sonra onları öfkelendirdi ve beni sözleriyle taciz etmeye başladılar. Aslında, şimdi anlıyorum ki, benden iyi ya da kötü bir tepki bekliyor, bunu alamayınca da beni zorlamak istiyorlardı. Oysa ben, onların tüm kışkırtıcı sözlerine karşı duvar kadar tepkisiz kalıyordum. Hemcinslerimle olan ilişkim de pek parlak değildi. Beni, bilerek erkeklerin ilgi odağı olmakla suçluyorlardı. Liseyi dışlanmış bir öğrenci olarak ve tek başıma bitirdim dersem yalan olmaz. Daha sonra üniversite yıllarım ve çalışma hayatım başladı. Temas halinde olduğum insanlar artık daha olgun oldukları için bana karşı kibar ve mesafeli davranıyorlardı ama bu kez de sağlık sorunlarım beni rahat bırakmıyordu. Bir gün boynum tutuluyor, bir diğer günse ellerim uyuşuyordu… Karın kramplarım şiddetini artırınca acil servise gittik. Benim için çok da alışılmamış bir durum değildi ve acil servisteki uzmanlar artık beni tanıyordu. O gece birisi, bana bir psikiyatrist önerdi. Hemen randevu aldığım psikiyatrist, beni uzun uzunca dinledi. Onunla birlikte çok eskilere, hatırlayabildiğim ilk anıma kadar döndük. Ve işte o zaman yaşadığım her fizyolojik sorunun aslında sıra dışı bir olaydan sonra ortaya çıktığını gördük. Sınavlardan önce mide bulantıları, işe başlamadan önce kasılmalar ve benzer diğerleri… Yani aslında duygularımın iletemediği mesajları bana bedenim iletiyormuş! Tabi hemen terapilere başladık. Bu terapiler bana çok faydalı oldu. Hem sağlık sorunlarım azaldı hem de bazı hislere artık ad koymaya bile başladım.”

Aleksitimi tedavisinde ise drama ve oyun tedavileri, öz şefkatli yaklaşım etkili olabilmektedir. Aleksitimik bireylerin duygusal farkındalığı arttırmada, duygularla ilgili bilişsel çarpıklıkları ve otomatik düşünceleri fark etmede ve değiştirmede bilişsel süreçler işe yaramaktadır. Bu süreçler yansıtmalı düşünme, sözel iletişim, duyguları başka insanlarla paylaşma, hayal kurma ve oyun oynamayı içerebilir.

 

Yazar: Tuğçe Ünalmış

 

Kaynakça

Aktay, M. (2014), Üniversite Öğrencilerinde Aleksitimi ve Depresyon Yordayıcısı Olarak Bağlanma Stilleri, İstanbul: İstanbul Arel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Oktay, B. ve Batıgün, A. D. (2014), Aleksitimi: Bağlanma, Benlik Algısı, Kişilerarası İlişki Tarzları ve Öfke, Türk Psikoloji Yazıları,17(33), 31-40.


Batıgün, A. D. ve Büyükşahin, A. (2008), Aleksitimi: Psikolojik Belirtiler ve Bağlanma Stilleri, Klinik Psikiyatri Dergisi: The Journal of Clinical Psychiatry, 11(3), 105-114.

 

Duran E. N. (2017), Duygular Kör Olursa: Aleksitimi, Cosmopolitan.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir