(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
Bugün zamansız mekanları dolaşıyorum. Gün ışığının kaçındığı kuytu merdivenlerde gezinen bir gölgeyi takip ediyorum. Gölge diyorum ama nasıl? Burası kapkaranlık. Bilmiyorum nereden geldim ve neden buradayım? Tanıdık gelmiyor dolaştığım odalar, dokunduğum eşyalar. Yalnızca bir ses: tik tak. Onu tanıyorum: Daima kaçtığım ve sıyrıldığım ânın sayacı.
Gölge, ben peşine düşmezsem ilerlemiyor. Çıkış diyorum, onu yakalayınca mı? Nasıl olur da merdivende yukarı ya da aşağı gittiğinizi anlamazsınız? Ben anlamıyorum.Yönler ve boyutlar karışıyor. Ayağım boşluktan boşluğa yalpalıyor. Zihnimde zifiri karanlıklar… Bir dönemece rastlıyor gölge; sanki varoluş kaynağını, ışığını kaybetmiş gibi yolundan ayrılıyor. Ben ise biraz daha ilerlersem düşecek gibiyim, tutunacak korkuluk yokluyor ellerim.
Aniden açılan kapının sesiyle irkiliyorum. İnsan uğultuları doluşuyor kulağıma. Bir teyze durağın ismini soruyor,
– “Geldik!” diyor bir başka ses.
Açıyorum gözlerimi, metrodayım: İnsanlar, yabancılar ve az önce duyduğum sesin sahibi olduğunu sandığım kişi… Başımı sol elime yaslamaktan saatimin yüzümde bıraktığı izi hissedebiliyorum, bileğimi ovuşturuyorum. Teyzenin sol tarafında siması tanıdık gelen çocuğa takılıyor gözlerim. Hafızamı ıvır zıvırı doldurduğum bir poşeti baş aşağı çevirir gibi yokluyorum. Evet evet, hatırlıyorum! Geçenlerde iskeleden dönerken ayaklarıma dolanıvermişti. Pembe şişme montu ve iki yandan at kuyruğu saçlarıyla koşturup duruyordu. Sanki yer yok da altında, boşluktan boşluğa bir gölgeyi kovalıyordu. Yine de “Dünya küçük!” diye sevinemiyorum. Bu çocukta beni rahatsız eden bir şeyler seziyorum. Belki etrafını saran sevecen kimseler görememek, belki de sadece yalnızlık.
İstasyondan çıktığımda gözlerim kamaşıyor, elimle yüzüme perde yapıyorum. İstemsizce onun gittiği yönde devam ediyorum. Ara sokaklardan, kalabalık caddelerden geçiyoruz beraber. Nereye gittiğini merak ediyorum. Bir köşeyi dönüyor, ben de tam dönecekken birisiyle çarpışıyorum. Saatim sokağa fırlıyor kolumdan. Karşımdaki bana bakıp buruşturuyor yüzünü, özür diliyorum. Saati yerden alırken sanki birinin özenle yanına bıraktığı kağıda takılıyor gözüm, onu da alıyorum. Köşeyi dönüyorum ama çocuğu göremiyorum. Sinirle elimde buruşturduğum kağıdı açıp oracıkta kalakalıyorum:
“Ne yapıyorsun? Hani gün boyu, güneş tenine ulaştığında ve yaşamak dolduğunda evrene.. Gözlerini güne çeviriyor musun mesela? Yoksa dudağının kenarındaki hüzün çizgisi artık daha mı belirgin? Ruhun bir amaca bağlandı mı yoksa özgürlükle mi kutsuyorsun kendini? Özgürsen istediklerinin peşine mi düştün, senden istenenlerin mi? Duruyorsan yerin belirgin mi yoksa karanlıkta mısın? Karanlıktaysan açmayı denedin mi tonlarını? Yoksa bir aydınlık sarhoşluğunda süzüldüğünü mü sanıyorsun? Boşluktan boşluğa…”
Fotoğraf: Yazara ait.
Zeynep Güzeltepe