(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 5 dakika sürmektedir.)
Gün çoktan doğmuştu, üstelik yaşlı adamın sükûneti hâlâ devam ediyordu. Günlerce gökyüzünün ayazını, aynada dakikalarca maruz kaldığı yüzün sessizliğini anlamaya çalışmıştı. Düğmesi sökük ceketi günlerdir portmantoda asılıydı, karşıdan ona bakıyordu. Gözlerine yansıyan kimsesizlik ona bir şeyi hatırlatıyordu. Bu kimsesizlik ona, “Beni giy ve artık dışarı çık be adam!” diyordu. Adam ise sanki o ceketin ağırlığını taşıyabileceğinden emin olamıyordu. Çocukluğunda, her zaman büyüyebilmenin, belki de bir cekete sahip olabilmenin hayalini kurmuştu. İnsanlar ceket renkleriyle bambaşka kişiler oluveriyordu. Mesela kahverengi ceket emektar bir adamı, siyah ceket bir delikanlıyı simgeliyordu onun için. Lacivert ceket giyen bir adamın da bu şehre yabancı olduğunu düşünürdü. Sadece beyaz ve yeşil ceket insanı olmak istemezdi. Yeşil ceket giydiğinde evrenselliğinden, insani duygularından, en çok da gözyaşından sıyrılması gerektiğini bilirdi. Beyaz ceket giyecek kadar da ölümü arzulamayı istememişti hiç. Yaşlılığından çocukluğuna bakmak ona uzak gelmiyordu fakat bir hayli kısa zaman geçmişti.
Aniden ayağa kalktı, kapıyı araladı ve “Parga!” diye ürkütücü bir şekilde bağırdı. Kendi sesini uzun zamandır duymamışlığının verdiği ürküntüyle adımları geri geri gitti. Parga’da doğmuştu, büyümüştü; ilk kez burada kumdan ayağı yanmıştı, ilk burada şarap geceye susamıştı… Tüm şehirde ayak izleri vardı fakat o bir yabancıydı; nereden geldiği bilinmez bir lodos rüzgârı gibi… Üstelik biraz da görünmezdi. Yollarda gezinirken ve insanların arasında ilerlerken parmak uçlarında, yere dokunurcasına yumuşak adımlarla geçmeye özen gösteriyordu. Böylesine iri bir adamın kendi dünyasındaki narinliği insanı şaşırtıyordu; şaşırtmaktan da çok hayrete düşürüyordu.
Her gün evini toplar, yemeklerini yapar, ona bitki çayları demlerdim; çöplerini atardım. Evet, çöplerini de atardım. Çöplerini attığım gibi içinde ardına attıklarını da görebiliyor muydum? Onu tanıyabiliyor muydum gerçekten? Düşüncelerimin gerçekliğini bilmiyordum, muhtemelen hiçbir zaman da bilemeyecektim ama onun hikâyesini başkalarından duyuyordum; üstelik günden güne soluşunu da gözlerimle görebiliyordum. İzlerini takip ediyordum; bazen olamadıklarını, bazen yitirdiklerini, bazen de özlemlerini ondan dinliyordum. Üstelik anlattıklarını hiç hafife almazdım. Onu hayatı içine sığdırmış bir bilgeyi dinler gibi dinlerdim; dünyasını görebilmek için. Bana anlattıklarıyla bazen duygulanır, gözleri dolardı ama hiç ağlamazdı. Ağlasa belki kurtulurdu içindeki buhrandan, belki aklını yitirmekten… Ben de demlediğim çayları bardağına koyar, bardaktan çıkan buharın yüreğini ısıtmasını isterdim. Özledim doğrusu sohbetlerimizi fakat şimdi ağzını bıçak açmaz oldu.
Onu, onun yanına gidip gelen doktorlardan daha iyi anladığımı düşünürdüm; belki de bunu sanabilecek kadar toydum. Teleskopu göğsüne dayayıp kalbini dinlemeye çalışırlardı; gözlerindeki kalp aynasını ise göremezlerdi. Onu bu şehirdeki kimse anlamamıştı doğrusu. Ben onu anlamaya çalışarak ve terk etmeyerek yüreğimdeki hangi yanı besliyordum? Belki ben de gerçekten acı çekebilen bir insana hasret kalmıştım: gerçek olan, yaşayan, hastalanan… Gerçek bir insana hasret kalmıştım doğrusu. Yoksa cüzi bir ücrette bu işte çalışmak bir hayli yorucu oluyordu. Bunları düşünmeye başladığıma göre ona kızmıştım besbelli. Benimle neden artık konuşmuyordu? Onu sinirlendirecek, incitecek bir şey mi söylemiştim? Belki de hikâyesini daha fazla ilerletmek istemiyordu, içinde gezinmemi istemiyordu. Belki de çok hassas bir noktaya gelmiştik ve bu nokta onu asıl iyileştirecek olan ama en zor olan noktaydı. Onun yaşlı bedenini daha fazla deşmek istemiyordum oysaki. Hem de gözlerindeki çocuk hiç ölmemişken. Hikâyesini öğrenmeye çalışmıyorum artık; o hayatı ararken hayatsız kalmıştı, hayatın içinde bozulmadan kalmayı başarabilmek adına bunca acıyı çekiyordu… Benim ise yaptığım tek şey acısına eşlik etmekti.
Kapıya anahtarı sokup içeri girdim.
“Anne sen mi geldin?” dedi.
“Evet, ben geldim Acheron. Lacivert ceketine turuncu mendilini takıştırdın mı? Hani, hani bakayım.” dedim.
Yine bozmadım dünyasını, ona eşlik ettim. Zihninde bugün neyi yaşantılıyordu, hangi rolleri paylaşıyorduk bilmiyordum fakat tek bildiğim dokunulmayacak, bozulmayacak kadar özel olduğuydu.
Yazar: Hazal Ezgi Yurdagül
Görsel Kaynakçası: https://pin.it/1tlIO84