(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Gece tüm heybetiyle şehri örterken omuzları da yer çekimine yenik düşmüştü. Tedirgin elleri kapının kilidini açmakta zorlanıyordu. Üçüncü denemesinde başarılı oldu. Kimseyi uyandırmak niyetinde değildi. Parmak uçlarına basarak banyoya doğru ilerledi. Aynadaki görüntüsüyle birdenbire karşılaşmak onu ürkütmüştü. Aynaya yaklaştı, boynunda ve göğsünde birçok dairesel kırmızı leke olduğunu fark etti. Kim bilir ne zaman oluşmuşlardı? Ellerini usulca lekelere götürdü. Teninin yandığını duyumsadı. Aceleyle kıyafetlerini çıkarıp su damlalarının bedeninden süzülmesine izin verdi. Gün ağarmaya başlamıştı bile. Kalın siyah perdeleri bir hışımla çekip kendini yatağa bıraktı. Uykudan, doğacak günden alacaklıydı sanki. Payına düşeni kaybetmenin hırsıyla yumdu gözlerini. Uykunun en tatlı evresine kavuşacağı sırada telefonunun uzun uzun çalmasıyla sıçradı. Göz kapaklarını büsbütün aralayamadan telefonu kulağına götürmüştü bile. Aylardır zihninde bu yumuşak sesin sahibiyle yüzleşmeyi deniyor ve birçoğunda da başarısız oluyordu. Artık çabalamak adına gücünün kalmadığını hissettiği ve kendini vazgeçmeye hazırladığı bu zaman diliminde onunla yeniden bir araya gelmek pek iyi bir fikir değil diye düşündü. Şehre gelmiş, birkaç günü varmış. ‘Seni görebilmek umuduyla gelmiştim.’ diyor. Ne üzerindeki bu ölü toprağını silkelemeye niyeti vardı ne de onun karşısına çıkmaya cesareti. Ancak uzun uzun düşünmekten bitap düştüğünü hissediyordu. Bu işi sürüncemede bırakmaya pek niyeti yoktu. Teklifi kabul etti. Yürürken ayakları birbirine dolanıyordu. Uykusuzdu, midesi bulanmaya başladı. Ne zaman uykusuz kalsa böyle olurdu. Aynanın karşısına geçip kabaran saçlarına, şişen gözlerine uzun uzun baktı. Göz bebekleri terk edilmişliğin sızısını yansıtıyordu ona. Parmaklarını saçlarında gezdirmeye başladı.Saç telleri birbirine dolanmış, ayrılmayı inatla reddediyorlardı. Başını sağ omzuna doğru eğdiğinde güneş iyiden iyiye beyaz saç tellerinin üzerinden parıldamaya başlamıştı. Erken değil miydi bu beyazlar için? Ne diyordu herkes? ‘Daha gençsin canım, bu kadar düşünmekle bir yere varılmaz!’ Varamamıştı hakikaten. Yolda savruluyordu yalnızca. Gençliğinin nişanelerini de bu yolda kaybetmişti demek.
Yıllardır nedenini bilmediği bir yası tutuyordu Deniz. -Bu yas mıydı onun korunağı, bilinmez.- Siyahtan başka bir renk giymezdi. Yine siyahlara büründü, uzun paltosunu da alıp yürümeye başladı. Apartmandan dışarı adımını atar atmaz yağmur çiselemeye başlamıştı. Önceleri severdi yağmuru. Adımlarını yavaşlatır, onu ıslatmasına izin verirdi. Bugün koşarak kaçıyordu bu damlalardan. Adımlarını hızlandırdığı sırada içinde bir şeylerin burulduğunu hissetti. Dudakları da kurumaya başlamıştı. Onca şeyden sonra hala onu göreceği için heyecanlanıyor muydu yoksa? Tüm bu işaretler Deniz’i kızdırmaya yetti bile. Yine istemsizce kaşlarını çattığını ansızın başına giren ağrıyla fark etti. Derin bir nefes alıp merdivenleri çıkmaya başladı. Zaman, o geçmesini istediğinde alaycı bir dürtüyle daha da yavaş akardı sanki. İşte yine, o yavaş akışın orta yerinde süzülüyordu. Zihninin bomboş olduğunu hissetti. Aklından hiçbir düşünce geçmez olmuştu. Sanki dondurulmuştu her şey ve hareketsizce duruyorlardı. ‘Yenişehir!’ anonsunu duyduğunda hızlıca ayağa kalktı. İnsanların arasına karışmayalı uzun zaman olmuştu. Onlarla yaşamayı ilk kez deneyimliyormuşçasına acemi hissetti kendini. Kısa bir yürüyüşün ardından sıcak bir kahve alıp onu beklemeye koyuldu. Çok geçmeden kapı açıldı ve göz göze geldiler.
-Deniz’in ağzından..:-
‘Önceleri beni gördüğünde yüzü aydınlanırdı. Dudakları çapkın bir edayla kıvrılır, haylaz gülümsemesi yüzüne yerleşirdi. Fakat bu kez…İstemeksizin gülümsemişti. Her zamanki kendinden emin yürüyüşünden eser yoktu. Görmeyeli değişmiş. Sanki ben küçüldükçe onun yeryüzünde kapladığı yer daha da artmış. Yorgun, belli. Eski neşesi yok.
Karşıma otursaydı keşke. Uzun uzun bakardım yüzüne. Bir daha ne zaman göreceğim onu? Yıllar girecek bu kez aramıza, biliyorum. Arafta bırakıyor her zaman beni. Ne tam anlamıyla bir ayrılık ne de tam anlamıyla bir vuslat bizimkisi. Bu iki uç arasında gidip gelmek beni çıldırtıyor. Tokasını çözdü elleri. Usulca omuzlarına döküldü saçları. Soramadım, neden kıydın saçlarına? Benim onda sevdiğim ne varsa vazgeçmiş, ne acı…
Yine art arda yakıyor sigarasını. Ben itiraz etmeyi bırakalı çok oldu. Hafifçe çatılır kaşları önce, büyük bir hasret sonrasında sevgiliye kavuşurcasına bir aşkla içine çeker dumanı. Yavaş yavaş üfler sonrasında. Ben de bu ritüeli her seferinde hayranlıkla seyrederim. Yine alıkoyamadım kendimi.
Sigarasını söndürüp bana döndüğünde parmaklarını omzuma korkuyla değdirdi. Bu dokunuş bir zamanlar bedenimde baştan aşağıya yıldırımların gezinmesine sebep olurdu. Yine bekledim, ancak içimde hiçbir şey kıpırdamadı. ‘Anlat bakalım, neler oldu?’sorusuna cevap dahi veremedim. Kelimeler dilimin ucundan dökülmez oldu. İçimdeki,adını koyamadığım her neyse ona bütünüyle sırtını dönmüştü. Öylesine hevesle saatlerce konuşmak, anlatmak isterdim oysaki. Olmadı. Sustum. Ben sustukça zaman yavaşladı,karardı, uzadı. Aramıza girip bizi birbirimizden uzağa savuran bir rüzgar oldu. Ne ben direnebildim ne de o…Şimdi nerede miyim? Ezberlediğim yerde, arafta.’’
Yazar:Aleyna Korkmazyürek
Görsel Kaynak: https://twitter.com/wannartcom/status/1392502576499806209