Yarım Kalan Hikâye

Vedalaşmak, son kez görmek istemediğimiz şeylere yine bu ihtimal yüzünden onları zihnimize kazır gibi birkaç saniye dalıp gitmek olmalıydı.

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)

Hüzünlü bir hikâye bu. İstersen başlamasın…

-Denize gitmeyi düşünüyorum bugün.

+Bu havada mı?

-Sadece izlemek için.

+Bu havada mı?

-Derdin ne senin?

+Benimki deniz, asıl senin derdin ne?

-…

21. yüzyılda yazıldı bu hikâye. Bu devir, herkesin geçmiş devirlerde en azından bir miktar ışıltı olduğunu düşünüp bugüne hiçbir şeyin kalmadığı iddiasında bulunanların devriydi. Belki de ışıltı, geçmişte kalmaktan geçiyordu. 

Yağmur alabildiğine yağıyordu. Bir pazar günü kışı olması nedeniyle caddeler olması gerekenden kalabalık değildi. Arabalar aralıklı geçip gidiyor, farlarından yansıyan kırmızı ışıklar yağmur sularında keyifli bir hareketlilik oluşturuyordu. Göğe daha fazla bakmanın bir anlamı yoktu. Gözünü bilindik yüzlere çevirdi. Hiçbirini bilmiyordu. Ayaklarına çevirdi. Çoğunlukla bundan daha fazla keyif alırdı. Bir sonraki adımı takip etme düşüncesiyle hareket edince yürümek, sıradan bir iş olmaktan çıkıyordu. Oysa isterdi tanıdık bir yüze denk gelmeyi, gülümsemeyi… O vakit elleri de ceplerinde olmazdı muhtemelen. İnsan bir sarılmak isterdi. En azından tokalaşıp uzaklaşa da bilirdi. Ama istediği gibi olmaması düşüncesine o kadar kaptırmıştı ki kendini bu düşünceyi bozmak bile ona rahatsızlık veriyordu. Böylece aynı şekilde düşünüp aynı şekilde yoluna devam etti. 

Sokağın sonundan sağa saptı. Parkın yanından geçerken yoğun bir sessizlik sezdi. Çocuklar yoktu, haykırışlar yoktu. Ağlamalar? Yine yoktu. Keyif aldığını fark etti. Ara sıra sokakların da dinlenmeye ihtiyacı olduğunu düşündü. Kendini de huzur bozan gibi hissetti. Aşağı doğru dönecekken aklına gelen parlak bir fikirle ani bir dönüş yapıp yukarıya yöneldi. Yağmurda kahvesini yudumlama hayali için yolu birkaç sokak ötelemeye değerdi. Islanmaksa zaten çoktan sırılsıklam olmuştu bile. Kahveciyi seviyordu. Çünkü cidden kahveciydi. Kafe değildi bir kere, bu çok şey demekti. Sonra sahibinin muhabbeti vardı. Yani bu devirde muhabbetli birini bulmuş bir de kahveci anlatabiliyor muydu? Sıradan bir yer de değildi. Sigara kokmuyordu mesela. Dışarı çıktığınızda bile sizi takip etmiyordu duman. Sadece kahve ve lokum kokuyordu, naneli. 

İçerideki eşyalar birbirinden hatıralı bakıyordu. Sol köşede aynalı bir komodin üzerinde gramofon ile her biri birbirinden tanıdık fincanlar duruyordu. Komodinin karşısına duvara gömülü bir şiir köşesi vardı. İlhan’ın gençlik fotoğrafı gözüne ilk çarpanlardandı. Algıda seçicilik yaptığını kendine fazla belli etmek istemezdi ama artık geç kalmıştı. Sonra, siyah beyaz fotoğraflar asılıydı dört bir yana. Bilinmeyen insanların bilindik hallerini yansıtan fotoğraflar… Buraya her geldiğinde her şeye ilk defa bakıyormuşçasına bir göz gezdirir sonra da bu fotoğraflardan biri hakkında düşünmeye verirdi kendini. Gözüne bir tane kestirmişti ki sıcak bir hoş geldin ile ilgisi dağıldı. Gözlerinin ışıldadığını kahvecinin gülümseyen yüzünden anlamıştı. Bu kadar kolaydı işte hayatta sıradan bir ânı sevebilmek. Bunu bir de karşısındakine belli etmek… Kısa, keyifli bir muhabbetten sonra vedalaşıp tekrar sahile doğru yola koyuldu. Vedalaşmak, son kez görmek istemediğimiz şeylere yine bu ihtimal yüzünden onları zihnimize kazır gibi birkaç saniye dalıp gitmek olmalıydı. O da öyle yaptı.

Kahveciden sonra sokaklar ona soğuk gelmeye başladı. Neyse ki on adımda bir duraksayıp içinin sımsıcak kahveyle ısınmasına izin veriyordu. Sahile vardığında; yağmur, yetişme telaşını bırakmış damla damla düşmeyi daha cazip bulmuştu kendine. Denizin kokusu kahveyle birleşip sarıyordu başını. Rüzgâra doğru dönüp saçlarını savurmasına müsaade ederek yürümeye başladı. “Keşke” dedi içinden ama devamı gelmedi. Elbette her şey şu andan farklı olabilirdi. Gözüne sahile bakan evlerden birinin balkonu ilişti. Boşuna fark etmemişti. Koskoca binada sarı ışık yanan tek balkondu. Bu kadar ipucu o evde yaşayan insanla ilgili düş görmesine yeterdi. Okuma gözlüğüyle evde dolaşan biri geldi aklına, saçları hem az önce taranmış hem de dağınık birisi. Gözleri? Gözleri nereye koyduğunu unuttuğu bir şeyi arıyor olmalıydı. Aceleyle her yeri dolaşıp yine ilk baktığı yerde bulmalıydı. Neyi? Bu telaşla neyi arıyor olabilirdi? Elbette gece uyumadan baktığı son şeyi. Bir fotoğraf? Hayır hayır. Telefondu mutlaka. Düşlerinde geçmişe gitmeyi sevse de bu sefer gerçeğe yakın bir şeylere ihtiyacı vardı. Hem telefon ulaşmak demekti ya da uzaklaşmak… Her neyse birkaç yudum su içip yatağına uzanmış, gözlüklerini çıkarıp başını yastığa gömmüş olmalı diye geçirdi içinden. Gözleri bu sefer tavanda, dudakları kıvrılmış, gülümsemeliydi. Geçmişten bir anı düşünmeden uyumak olmazdı. Anısı geçmiş ama umut dolu olmalıydı? Ne olmalıydı? Diye düşünürken ışık söndü. Karanlık kaldı balkon. Düş, bitmişti.

Yazı-Fotoğraf: Zeynep Güzeltepe

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.