(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Tufan’ın boyu uzamıştı; 1,80’e varmıştı. Buralarda bu boylara gelmiş oğlanlara delikanlı denirdi. Tufan ise hiçbir zaman benimseyememişti bu delikanlılığı. Arkadaşlarına baktığında gerçekten de hepsinin tam bir delikanlı olduğunu görürdü. Tarlada birbirlerine taş atar, ara sıra kavga eder, git gide de ev işlerine karışmaya başlarlardı. Üstelik buralarda delikanlılığa ulaşmış oğlanlara artık tarladaki işçilere söz söyleyebilme hakkı da doğardı. Dün tarlaya ailesine yardım etmesi için getirilen çocuk bugünkü cüssesiyle tarlada ahkâm keserdi. Kim daha çok ağzından tükürükler çıkarak konuşursa o daha çok dinlenirdi. Burada söylenenler dinlenmezdi. Söylediklerini hiddetle söyleyebilmesi kaale alınırdı. Bir de köyden bir genç kızı da koluna takabilmişse o kişinin delikanlılığından geçilmezdi. O kız da onun delikanlılığının sembollerinden biri olurdu. Delikanlı, kızın varlığıyla kendi varlığını bütünleştirir; kızı bir uzantısı olarak görürdü.
Burada kadınlar fazla kahkaha atmamalı, hatlarını belli edecek elbiseler giymemeli ve babalarını, abilerini, kocalarını dinlemeliydi. Burada, kadın kendi varlığından önce birinin annesi, birinin karısı ve birinin kardeşiydi. Kadın hep birilerine bağlıydı. Bağlantılarına yaraşır şekilde davranmalıydı. Buradaki kadınlar kendilerini tanıyamazdı. Rolleri o kadar fazlaydı ki ve o roller öylesine dört dörtlük gerçekleştirilmeliydi ki, kendilerine dönebilecek zamanı bulamazlardı.
Tufan ise diğer delikanlılar gibi olamamıştı. Sesi evin kadınlarına yükselmez, onların yaptıklarına karışmaz ve her şeyin kendisinin istediği gibi olmasını istemezdi. O dayılarının, babasının ve diğer erkeklerin davranışlarını dışarıdan görüp değerlendirebilecek bir bilinç düzeyine sahipti. O, oldu olası bu köye ait olmamıştı. Sanırım bundandır ki yıllar sonra köyden çekip gittiğinde dahi her gittiği yer ona yabancı kalmıştı. Bu yabancılık derisine iyice işlemişti ve hiçbir yeri benimseyememişti. Doğduğu yere ait hissedememek aidiyetini sarsmıştı. Ne onlar gibi olmuştu ne de yaşam biçimlerine tam olarak başkaldırmıştı. Kendisinin arafta kalmışlığındandır ki ona araflar hep tanıdık gelmişti. Araftaki işleri, sevgileri, şehirleri, sokakları aramıştı hep. Bulmak istemediği ne varsa aramıştı. Çözümleyemediği içsel kavgasını çözebilmek adına başka başka ortamlar yaratmıştı. Arafta kalmışlığını yenebilmek adına hep arafları kendisine çekmişti. Düğümünü çözebilmek adına kendisini hep çözemeyeceği kaosların içine sokmuştu fakat Tufan kendini yenerek en sonunda çıkmıştı da bu kavgadan. Yıllar sonra onu gördüğümde anlamıştım kavgasının bittiğini. Fuları boynunda, dikdörtgen kahverengi çantası elindeydi. Ayağında ise yeşil mat kunduraları vardı. Bana el sallayışından, gülümseyişinden belliydi kendi kavgasını yendiği. Onu ayrı, kavgasını ayrı severdim. Sıkıca sarıldım ona. Onu gerçekten tanıdığımı hissettirecek denli varlığını sararcasına sarıldım. O oldum olası en çok benimsediğim dostum olmuştu. Şimdi, karşımda da varlığını benimseyebilmiş bir cüsse duruyordu ve üstelik inceliğini hiçbir zaman kaybetmeden başarmıştı bunu.
Yazar: Hazal Ezgi Yurdagül
Görsel kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/1030057746003771876/