Suskun Gölgelerin Çığlığı

“Kendini küçük sanmanın bedeli yok sayılmakla ödenmişti ve çığlık, tam da yok olmanın eşiğinde doğdu. Bu karanlığı durdurmaya yetmedi, yalnızca şunu duyurdu: Gölge küçüldüğü için değil, sustuğu için silinmişti.”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)

Gölgeler her daim ışığın kenarına ilişmiş oluşumlardı. Karanlık sayılmazlardı, cesur

değillerdi karanlık kadar güçlü olabilmek için, parlak veya neşeli de değillerdi kardeşleri ışık

gibi olabilmek için. Işık ve karanlık arasında ortanca çocuktu gölge. Belki de bu yüzdendi

suskunluğun çatısını kendine ev bellemesi. Belki de bu yüzdendi kardeşi karanlıktan

korkarken, zira karanlık girince ortama gölge yalnızca ışığın ilişiğinde var olabilirdi, diğer

kardeşi ışığın yanını, herhangi bir maddenin ardını kendine mesken bellemesi. Bu yüzden

kendini olabildiğince küçültürdü belki de gölge. Hep birilerinin ardına saklanır, kendini hep

güçsüz görür, işe yaramaz olduğunu hissettikçe küçültürdü kendini.

Oysa küçüldükçe yok olmuyor, yalnızca yer değiştiriyordu gölge. Varlığını bu denli

kısışı ise davetti karanlığın varlığını devralması için karanlığın kendisince. Gölge kendini geri

çektikçe ileri adım attı karanlık, gölge başını eğdikçe karanlık kaldırdı, gölge sesini kıstıkça

karanlık kahkahalarla donattı etrafı. Kapı eşiklerinden sızdı zamanla karanlık, duvarlara sindi,

gölgeyi altına alarak kaldı ışıkla baş başa.

Işık ilk kez karanlıkla baş başa kalınca fark etti gölgenin eksikliğini. Arkasına düşen

silüeti görmeyince ışığı da yabancılaştı kendine. Zira gölge yalnızca karanlığın tanıdığı değil;

hakikatin yegane tanığıydı. Tanık çekildikçe hakikat savunmasız kaldı, hakikat savunmasız

kaldıkça karanlığın işi kolaylaştı. Direnecek her şeyi, herkesi yıkarak ilerledi karanlık; en

nihayetinde ışığı da hapsetti kendine. Zamanla ışık da yasak bir hatıraya dönüştü karanlığın

esaretinde; gölge ise yarım bir hatıranın gerisinde, boşluğun dibindeydi.

İşte o an, suskun gölgelerin içinden bir şey yırtılarak yükseldi. Bu bir ses değildi önce.

Bir çatlak, bir titreşim, bir geç kalmışlığın sancısıydı. Kendini küçük sanmanın bedeli yok

sayılmakla ödenmişti ve çığlık, tam da yok olmanın eşiğinde doğdu. Bu karanlığı

durdurmaya yetmedi, yalnızca şunu duyurdu:

Gölge küçüldüğü için değil, sustuğu için silinmişti.Karanlık ise en çok buna keyiflendi.

Pınar Yaman

https://pin.it/2FElkmKUX

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.