(Yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Kâbuslarımın arasında her gece canlanan fakat güneş doğduğunda kaybolan bir hayaletim vardı. İçten içe korktuğum, fazla bakmamaya çalıştığım bir fotoğrafta olsa sonuçta benim için 10 sene önce ölmüş birinin masamda tozlanmış siyah beyaz bir fotoğrafıydı. İpek gibilerin hiçbir zaman anlamadığı bir isyandı. Eşitlik fikrini en çok aşıkken sahipleniriz. Çünkü en çok o zaman ihtiyacımız olur. Beni bu hiçliğin kıyısından sadece İpek kurtarabilirdi, o da düşünmek istedi, yaklaşık beş sene önce. Bazen ne zaman karar verecek diye düşünüyorum, güneşin battığı zamanlarda.
Böyle durumlarda ‘’biraz zaman’’ her şeyi daha da beter ediyor. Biraz daha zaman geçtikte perişan edici duygulara dönüşüyor. İlk anda hissedilemeyen parmak yarası gibi, tek farkı bütün vücudunu sarıyor. Mutlu olmak için buna ihtiyacı vardı belki de diye telkin ediyorum kendimi ara sıra. Şöminesi olan küçük evimizde yemek hazırlarken mutfakta ağlarken görmüştüm onu. Alakasız yerlerde acı çekmek üzüntüyü ikiye katlar. Duygusal bir film izlerken ağlamak çok daha makuldür, kimse nedenini sormaz. O gittikten sonra kimsesi kalmamış birisiyim. Her cumartesi gece ikide birlikte dinlediğimiz radyoda ‘’Bu şarkı tüm sevdiklerinize gelsin.’’ anonsu yapıldığında biramı kaldırdığım siyah beyaz bir fotoğraftan ibaretsin. Rutinim olan bu alışkanlığımdan beni kurtaracak sayılı insanlardan biriydi İpek.
‘’Bu yıl çok kar yağacakmış, beraber gün batımını izleyelim kar yağarken. Bırakmayacağız birbirimizi hiç, söz veriyorum’’ diyor. Gözlerini kapat, her yer bembeyaz olacak diyor. Kim senin verdiğin sözlere inanmaz ki? İnanmaya ihtiyacım vardı, bütün ihtiyacı olan insanlar gibi. Hayatıma çeki düzen vermesinin yanı sıra masamın arkasındaki duvara gömülü olan kitaplığımı da dizmeyi seviyordu.
‘’O kitabı bırak, Ruhun Yalnızlığı’nı oku.’’ diye tutturmuştu. Ruhun Yalnızlığı diye kitap yazmak kolaydı, O hissin kendisi yeterdi bize. Çalışma masamda duran beş şişe biranın yanında dış dünya ile bağlantı kurmamı sağlayan telefonumu elime aldım ve zihnimde dönüp duran numarasını tekrar aradım. Açmasını beklemiyordum ama umut ediyordum. Pandora’nın kutusunda bile geriye sadece umut kalmıştı. Daima umut vardır.
‘’Alo, kimsiniz?’’
‘’Ben söz verdim, seni bırakmaya niyetim yok.’’ Dedim.
‘’Beni seviyor musun?’’
‘’Seviyorum.’’
‘’Seviyorsan beni aramayı bırakır mısın?’’
‘’Sanırım.’’
Belki de bu yaşadığımız şehir mutsuzluğumuzun başkentiydi. İçimdeki dalgalı denizi hissettim. Büyük dalgalar yoktu ama güçlü bir esinti vardı. Yine de o kuru, terleten çölden çok daha iyiydi bu dalgalı deniz. Hayatta rastgele telefon numaraları çeviren insanlar kadar kimsesizdim. Kalbim boğazıma düğümlendi. Şimdi tekrar kar yağarken uykuya dalmam gerekiyordu. Freud zamanında son noktayı koymuştu: ‘’Çok uyumak kaçmaktır, uyuyamamak ise yakalanmak.’’ Artık sadece bir siyah beyaz fotoğrafsın sen, tozlu raflardasın. Eski albümlerde, yağmurlu günlerde, alçakgönüllü bir su birikintisisin.
Konuk Yazar: Göktuğ Akşahin
Görsel: https://www.spiritueller.net/spirituel/manevi-yalnizlik-en-derin-yalnizlik-turu/