(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakikadır.)
Bütün, parçaların toplamından fazladır; artık bunu herkes biliyor. Ben de belki bu yüzden durmadan eksiliyorum. Mesela bugün tam 21 parçaya bölündüm. Biliyorum, çünkü oturup saydım. Saydım çünkü niceliklere ihtiyacım vardı, elle tutulur bir şeylere, anlamı olan denklemlere. Kendimi dışarıda tuttum ve içerideki parçaları saydım. Çünkü işin içine ben girince, her şey birden tanımsızlaşıyordu: Hayat birdi ben sıfırdım. Ama bu ironik parçalar gittikçe çoğalıyordu ve 0’dan 21’e koşarken, kendimi bu sayı doğrusuna asmak istiyordum. 21’de ne olduğunu anlamak zordu. Keskin uçlu parçalar vardı ve bazıları sanki bana ait bile değildi.
Evet, işte bugün 21 parçaya bölündüm. Evrenin düzensizlik yasası bana da uğramış gibiydi. Kırılan bir bardak nasıl geriye dönemiyorsa, 21 parça olan ben de dönemeyecektim. İnkâr bu burnu havada yasalar karşısında anlamsızdı. Nasıl yer çekimini unutup uçamıyorsam, bu 21 parçayı da yadsıyamazdım. Oturup onları izledim. Ayaklarımın altında kaynayan bir magma vardı. İleri baktım, sayı doğrusunun ilerisine. Ve işte artı sonsuz. Teorik olarak sonsuz parçaya bölünebilirdim: bir süreklilik içinde ya da bir sürekliliğin peşinde. Artı sonsuz eksi 21? Cevabı bulamadım.
Parçaların içine gizli şeyleri hatırlamıyordum. Zaten eksilmemim sebebi de buydu: görünürde artıyor, gerçekte azalıyordum. Algılarım duyumlarıma hizmet etmiyordu ve görüngedeki evren beni kandırıyordu. Böyle bir fizik yasası var mı onu hiç bilmiyordum. Unutulan şeylerin de peşine düşmemiştim. Parçalar kendine içkindi, ben kendime aşkın. Farklı düzlemde iki doğru gibiydik: Asla kesişemezdik.
Magma kaynamaya devam ediyordu ve ben kendimi ilk defa bu kadar hafif hissediyordum (yiten parçalardan olmalıydı.) Sanki bir nefes beni üflemişti ve bir (21 değil) baloncuğa dönüşmüştüm. Süzülüyordum ve patlamayı bekliyordum. Küçük, çok küçük bir dokunuş ve tüm aeresollerime ayrılacaktım. İşte artı sonsuz. İşte düzensizlik. Ben? Bilmiyorum.
Şimdi. O kadar hafifim ki zaman sanki akmıyor. Kozmik bilimcilere seslenmek istiyorum: Bakın! Zamanı durdurdum. Durdurdum ama geri saramam, parçaları bir yapboz gibi birbirine tekrar takamam. Hem kapının ardında ne var bilmiyorum. Bilseydim belki bu kadar korkmazdım, hatta belki çıkıp gitmeye cesaretim olurdu. Canlı bir hücre gibi bölünüyorum. Şimdi hangi noktadayım, diğer şeyler hangi noktada ve aramızdaki mesafe ne kadar bilmiyorum. Evet, işte geliyor; küçük, çok küçük bir dokunuş.
Pangea’ya inanır mısın?
Yazar: Hatice Ceren Tırış