Otuz Beş Saniye

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

Saat sabahın beşi. Tat alamadığım bölük pörçük uykularımın birinden daha sıçrayarak uyandım. Başımda her zamanki o bilindik ağrı. Ayaklarım sabit bir zemin bulma arzusuyla karıncalanıyor.Uzandığım koltukta güçlükle doğrulmaya çalışıyorum. Tam bu sırada evde bir telaş başladığını fark ediyorum. Annem merdivenlerden hızlıca inip vestiyerden çantasını alıyor, babamsa koşar adım arkasından ilerliyor. Ve çat! Kapı kapandı. Neler olup bittiğine anlam verme çabamı sonlandırıp isteksizce odama doğru ilerliyorum. Gözlerimi hala tam olarak açamamışken güneş ışınlarının yüzüme vurması canımı sıkıyor. Ruhum gibi bedenim de haz etmiyor aydınlıktan. Yavaş adımlarımı gözlerimle takip ederken tanıdık bir ses duyuyorum. En sevdiğim piyanistin ilk tanıştığım eseri yankılanıyor duvarlarda. Etrafımda dönüyor ve adeta bu notalarla dans etmenin keyfini çıkarıyorum. Yalnız ters giden bir şey var. Sersemliğimi atmaya çalışırken sesin kaynağı olan telefonuma dönüyor gözlerim. Bu saatte çaldığına göre önemli bir şey olmalı. İçimden bir kaygı bulutu geçiyor. Bu numarayı daha önce de gördüm sanki. Hafızamı yokladığım sırada çabuklukla basıyorum açma tuşuna. “Alo?” diyorum. Karşıdaki ses vermiyor. “Alo? Efendim?” Yine ses yok. Sonunda “Beni hatırladın mı?” diyor. Beni hatırladın mı… Dizlerim titremeye başlıyor. Şimdi de ağzım kurudu. Kalbim kulaklarımda atıyor adeta. Zihnimde ne var ne yoksa bir anda uçup gitti, içerisi bomboş. Lal oldu yüreğim. Karşıdaki gülmeye başlıyor. Bu gülüş çoktandır zapt etmeye çalıştığım sinirlerimi uyandırdı. “Tanımadın mı yoksa?” Ellerimin üzerindeki tüm hakimiyetimi kaybettiğimi hissediyorum, telefon kayıp düşecek sanki. Bir an için pişmanlıklarımın karanlık zindanlarına girip çıkıyorum. Baş köşede yüzü bana doğru bakan, evet o. Sonra keşke diyorum, keşke hiç tanımamış olsaydım seni. Bağırmak istiyorum. Bunca yıl sonra, hangi cesaretle, üstelik böyle bir alaycılıkla… Nasıl diyorum kendime, nasıl olabilir? Sonunda duygularımı da gizlemeye çalışarak dümdüz bir sesle “Tanıdım.” diyorum. Bu kez ciddileşiyor. “Biraz konuşabilir miyiz?” diye soruyor. O an alnımdaki damarların kabardığını hissediyorum. Bedenimde dolaşan tüm kan yüzüme hücum ediyor. Sanki derimin altında yakıcı bir ateş var da dışarı çıkmak için çabalıyor. Yanaklarımın acıdığını hissediyorum. “Şimdi…” yutkunup güçlükle devam ediyorum: “Şimdi olmaz.” Karşıdaki ısrarcı. Sesindeki hiddeti daha rahat duyabiliyorum artık. “Şimdi değilse ne zaman Deniz? Zaten yeterince vakit kaybetmedik mi?” Hala bu cesareti nereden bulduğunu algılamaya çalışıyorum. Etrafımdaki nesneler bir anda dönmeye başlıyor, duvarlar beni sıkıştırıp un ufak etmek için hızla üzerime geliyorlar. Cevap vermeden kapatıyorum telefonu. Donakalmak eyleminin öznesiyim şimdi. Bu sırada birinin ayak seslerini duyuyorum, katılaşmış yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirip mutfağa doğru ilerlerken hala titrediğimi fark ediyorum. Deren’i orada otururken buluyorum. Başını bana çevirdiğinde gözlerinden yaşadığı dehşeti okuyabiliyorum. Yanıma geliyor hızlıca, beni sandalyeye oturtuyor ya da ben bırakıyorum bedenimi, bilmiyorum. Buz gibi olan ellerimi tutuyor şimdi. Bir şeyler söylüyor bana. Dinliyor muyum, dinliyor gibi mi görünüyorum? Bilmem.Tek bildiğim kulaklarımın uğuldamaya başladığı. Deren’in ellerinden kurtulup odama doğru ilerliyorum. Aklımdan onlarca düşünce geçerken gözüm az önce kapattığım telefona takılıyor. Son görüşmeyi açıyorum. Otuz beş saniye. Bu yaşadığım  yalnızca otuz beş saniye sürdü öyle mi? Aklımla alay mı ediyor bu? Nasıl olur?! 

Şaşkınlığımı bir kenara bırakıp otuz beş sayısının bana akseden yüzüne bakıyorum. Üzdüğü kadar ürkütüyor da gördüklerim beni. Yüzleşemediğim ve sıyrılmaya çalıştığım hastalıklı bir sevgi bu. Yoran, yakıp yıkan, enkazlar bırakan ardında. Boğazıma düğümlenen, göz pınarlarımı coşturan, izlerini silemediğim, ruhumu kemiren. Gönlümden koparıp atması için günlerce Tanrı’ya yalvardığım sevgi, bu. Onca şeye rağmen vazgeçememek neye işaret söylesene? Gücümü her topladığımda, düştüğüm yerden her kalkışımda ayağıma çelme takan duygularım neyin habercisi? Bu boğulduğum, hangi denizin derinlikleri? Gözlerim incinen duygularım için mi nemleniyor yoksa hala… Ruhum sürüklenircesine nereye gidiyor? Bu karmaşadan hangimiz sağ çıkacağız? Bilmiyorum.

Yorgunum,çok yorgunum.

Yazar: Aleyna Korkmazyürek 

Görsel Kaynak: https://erovvheel.com/eropainting/hyperrealism-painting/ferri/cantico-delle-anime/?amp

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.