(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir)
Işıklar gözümü alıyor. Üzerimde uzun, bebek mavisi, parıltılı bir elbiseyle koskoca
sahnede tek başımayım. Ellerim titrer gibi, adımlarım güvensiz… Kalbim mi? O ise fırsat
bulsa şuracıkta bırakacak atmayı. Zihnimde beliren tonla ses bana burada da eşlik ediyor, tıpkı
her gece olduğu gibi. Siz hiç merak etmeyin, hepsiyle barış imzalayamasak da varlıklarını
kabul ediyorum artık. Zihnimde yer edinebilirsin ama kontrol bende diyebiliyorum. Şefkatli
biri olabilmenin ilk koşulunun kendimden geçtiğini artık biliyorum.
İtiraf ediyorum, sahnede olmak beni çok korkutuyor ama hiçbir zaman korkuların
cesaretimi dindirmesine izin vermiyorum. Canım yansa da devam ediyorum, kırgınlıklarıma
rağmen yeniden deniyorum, bana sunulan yaşamla yetinmemek için uyanabildiğim her
sabahıma rengarenk başlıyorum. Bu renkler bazen siyahın karamsarlığına bazen pembenin
naifliğine kimi zaman mavinin özgürlüğüne bürünüyor. Hepsinin benim kalbimden bir parça
olduğunu bilecek olgunluktayım. İnsanoğlu olumsuzlukları kendine kondurmamaya çalışır
durur hayatı boyunca. İnsan kendi içinde iyiliğin aydınlık sahnesiyle beraber, kötülüğün
karanlık mahzenine de sahiptir. Işıltılı sahnemizi tüm dünyaya duyurmak için can atarız belki
de. Peki ya mahzenlerimiz? İçimizde en kuytuda kalmış yere iteleriz. Kimse görmezse hiç var
olmamış olacağını sanırız. İnsanoğlunun maskeleri tam da bu esnada ortaya çıkıverir.
Maskelerle uzun vakitler geçirmek bizi yanıltabiliyor. Olmadığımız biri gibi
davranmaya başlıyoruz. Kahkahalarımız, duruşumuz, hayallerimiz, sevdiğimiz ve huzur
bulduğumuz yerler bile bazen üzerimize yapışan bir maskeden ibaret olabiliyor. Belki de
benliğime erişemezlerse bize de zarar veremezler diye avutuyoruz kendimizi. Kimi zaman ise
insan kabul edilebilir biri olduğuna inanmak istiyor. Halihazırda olduğumuz halimiz çok
anlaşılası olmasına rağmen kalıpların güvenli ama sahte yönleriyle kendimizi sarıp
sarmalıyoruz. Ben sizi spot ışıklarıyla döşeli, herkesin bayıla bayıla izlediği klasikleşmiş
sahneden alıp kendi karanlık mahzenime davet ediyorum.
Olabildiğince büyük bir bahçedeyim. Lavanta kokuları burnuma hep pek hoş gelmiştir,
sanırsam çocukluğumun büyülü günlerinden bir parça taşıyorlar. Bahçemin bir yanının bir
zamanlar nergislerle dolup taştığını söylemeden edemeyeceğim. Her ne kadar kendilerine
hayran olsam da her daim bahçemi renklendirdiklerini söyleyemem. Nergislerim için her
sabah uyanıp sularını, gübrelerini kontrol ettim. Aylarca hatta yıllarca uğraştığım dahi oldu.
Hiç uyumadan saatlerce onlarla konuştum, bazen yemek dahi yemedim çünkü nergisleriminkokusu benim için dünyaya bedeldi. Yıllar süren mücadelenin sonunda her açacağına
inandığım nergis bana yalnızca hayal kırıklıklarıyla geri döndü. Ben de pes ettim demek
isterdim fakat öyle olmadı. Hala uçsuz bucaksız bir nergis bahçesi istiyorum. Peki “Diğer
çiçeklerin hakkına girmiyor musun?” diyecek olursanız; evet, sanırım bazen ben de herkes
gibi haksızlık edebiliyorum. Mahzenime hoş geldiniz.
Hayatta başımıza neyin gelip gelmeyeceğini biz seçmiyor olabiliriz. Elimizde olanlarla
ne yapacağımız ise yalnızca bizi ilgilendirir. Ben solmaya yüz tutmuş bahçelerime sırtımı
dönmemeyi tercih ediyorum. Belki harcadığım çabanın yetişen nergislere değmeyeceğini
düşünenleriniz vardır. Nihayetinde denemeden bilinemez. Yaşamın bendeki anlamı, kendi
benliğimle iz bırakabildiğim bir ömür sürmek. Bunu ise yalnızca sahneye çıkarak yapamam
bazen mahzenimin derinliklerinde kaybolmayı göze almam gerekir. Dilerim ki buraya kadar
bana eşlik eden herkes, adımlarının bastığı her yerde kendini bulabildiği, ruhunu evinde
hissettiği bir ömür sürer.
Kendi ritminizle kalın.
Yazar: Melike Karabaş
Görsel kaynağı yapay zekâ ile oluşturuldu.