(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
Bazı ayrılıklar bir tren garında başlar, bazıları bir havaalanının kalabalığında, bazıları ise
tek bir cümlenin ardından sessizce büyür. Fakat uzak mesafe… O hiçbir zaman yalnızca iki
şehir arasına sıkışmış kilometrelerden ibaret değildir. Asıl uzaklık, aynı gökyüzünün altında
yaşarken birbirinin omzuna dokunamamak, aynı yağmurun sesini dinlerken farklı
pencerelerden dışarı bakmak ve aynı özlemi iki ayrı odada büyütmektir.
İnsan, sevdiği kişiye ulaşamadığında zamanın da değiştiğini fark eder. Dakikalar
ağırlaşır, geceler uzar, saatler sanki ilerlemeyi unutmuş gibi aynı yerde bekler. Gün, herkes
için yirmi dört saattir belki; ama özleyen biri için her dakika ayrı bir ömürdür. Çünkü
beklemek, yalnızca zaman geçirmek değildir. Beklemek, kalbin her gün aynı kişiyi yeniden
seçmesi, aynı umudu yeniden yeşertmesi ve her sabah biraz daha eksik uyanmasına rağmen
sevmekten vazgeçmemesidir.
Uzak mesafe insana sabrı öğretir. Öyle bir sabır ki bazen tek bir mesajın bildirim sesi
bütün günün yükünü hafifletir. Bir “Nasılsın?” sorusu, kilometrelerin ördüğü duvarlara
açılmış küçük bir pencere olur. Bir fotoğraf, binlerce kelimenin anlatamadığını anlatır.
Telefonda duyulan birkaç saniyelik sessizlik bile, yan yana geçirilen saatlerden daha anlamlı
gelir. Çünkü özlem, en küçük ayrıntıları bile kıymetli hâle getirir.
Ama her gece umut kadar korku da büyür. “Ya alışırsa?” diye düşünür insan. “Ya bensiz
de mutlu olursa?” sorusu zihnin en karanlık köşesinde usulca bekler. Mesafeler yalnızca
yolları uzatmaz; düşünceleri de uzatır. İnsan bazen sevdiğine değil, kendi kurduğu ihtimallere
yenilir. En büyük savaş, kilometrelerle değil, zihnin içinde büyüyen sessizlikle verilir.
Yine de sevgi garip bir mucizedir. Dokunamadan sarılabilir, göz göze gelmeden
anlaşabilir, binlerce kilometre öteden bile bir kalbi ısıtabilir. Çünkü gerçek sevgi, aynı masaya
oturabilmekten çok, aynı hayali paylaşabilmektir. Aynı geleceği düşleyebilmek, aynı kavuşma
gününü sabırla bekleyebilmektir.
Belki de uzak mesafenin en acı yanı, hayatın küçük anlarını paylaşamamaktır. Güzel bir
gün batımını gösterememek, yağan ilk karı birlikte izleyememek, kötü geçen bir günün
sonunda yalnızca telefona sarılabilmek… İnsan bazen en çok da “Keşke burada olsaydın.”
Cümlesini içinde söylemekten yorulur. Çünkü bazı anlar vardır; anlatılınca değil, birlikte
yaşanınca güzeldir.Fakat bütün bunlara rağmen uzaklık, sevgiyi eksiltmez. Eğer sevgi gerçekten kök
salmışsa, mesafe yalnızca o köklerin ne kadar derine indiğini gösterir. Fırtınalar dalları
savurabilir, mevsimler yaprakları soldurabilir; ama kökleri sağlam olan hiçbir ağaç ilk
rüzgârda yıkılmaz.
Belki de bu yüzden bazı insanlar birbirlerini kavuşarak değil, bekleyerek severler. Çünkü
beklemek de sevmenin bir dilidir. Sessiz, yorucu ve çoğu zaman kimsenin görmediği bir
dildir. Ama en güçlü cümleler de çoğu zaman sessizliğin içinden doğar.
Ve gün gelir, bütün yollar biter. Takvimler yapraklarını tüketir, trenler son durağa varır,
uçaklar iner ve bekleyiş yerini kavuşmaya bırakır. O zaman insan anlar ki özlem, sevginin
cezası değilmiş; ona verilen en ağır ama en değerli imtihanmış. Çünkü gerçekten sevenler için
mesafe, yalnızca iki beden arasındaki boşluktur. Kalpler birbirini bulmuşsa, dünyanın hiçbir
haritası onları birbirinden ayırmaya yetmez.
Yazar: Merve Coşkun