(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Verilen kararlar, hissedilip yarım bırakılan, belki de hiç gerçek anlamda hissedilmeyen
hisler… Bizi ilerlediğimiz bu hayatta bir adım dahi ilerlemiş gibi hissettirmeyen olaylar,
insanlar… Kendini dönüp dolaşıp aynı noktada bulduğunda etrafında suçlu bir sürü insan
bulursun. Yolda karşılaştığın, o çemberin etrafında yürürken gördüğün, sana yardım etmeyen
herkesin eline bir kelepçe yerleştirirsin. Herkesi dönüp dolaşıp aynı noktaya çıkmanda pay
olarak görürsün ama senin için asıl sorun, sana yolda çeşitli müdahalelerde bulunmuş olsalar
dahi o insanlar veya o olaylar mıdır, yoksa senin yürüdüğün yolun bir çemberden ibaret
olmasına senin sebep olman mı?
Şöyle bir şey de var, diyebiliriz. Sen gerçekten neye adım attığını biliyor muydun,
yoksa ruhunun izlediği bu yol mu kendini en başa sürüklemeni sağlayıp çizmende yardımcı
oldu?
Zorlandığında geri adım atmak istedin ama her geriye atılan adım, yaşadıklarının
kanattığı yeri bir zehire bulamaktan çekinmeyip sana aynı hislerle karşılık verdi. Bu durumda
yapabileceğin tek şey ilerlemeye çalışmak oldu. Yol sisli olsa da nereye çıkacağını biliyordun
ve bunu bilmek, seni rahatlatmanın aksine korkutuyordu çünkü iyileşmek ne demek hiç
öğrenmeyen ruhun, panzehirin ne olduğunu bile bilmiyordu. Yürüdüğün çemberden yabancı
insanların yollarını görüyor, merakla onları izliyordun ama senin için çizginden çıkmak için
zamana ihtiyaç vardı.
Zaman belirsizdi. Vaktin gelip gelmediğini anlayamıyordun, sadece doğru zamanın şu
an olmadığını bilip “Henüz değil.” deyip erteleyebiliyordun. Ertelemek senin için çok kolaydı,
hep yaptığın oydu zaten. Akrep ve yelkovanın ilerleyişi, etrafında kesintisiz devam eden
olaylar karmaşası, suretinin değişimi, uzayan saçların, kanamadan durmayan o yaraların,
ruhunun küçük kız çocuğu sesini duyduğunda harekete geçmek istiyordu. O an için
hazırlanan, geriye doğru sayan bir düzenek gibilerdi. “Hazırım.” dediğin an sanki hepsi bir
nizam içerisinde senin için şekilleneceklerdi. Adımını atacak yolu bir an görüyor gibi oluyor
ama silik yolun kendi hayal ürünün olmasından korkmadan edemiyordun.Adımların ilerlemek, yoldan çıkmak istese de daha önce hiç güvenemeyen biri için zor
geliyordu burası çünkü o kısım, senin sadece bedenini görebilen, ruhunu hissetmek istediği
kadar hissedebilen, senin hissettirmelerinin karşılık bulup bulmadığının müphemlikler içinde
olduğu bir düzende çalışıyordu. Onun gördüğü kısma güvenmek senin elindeydi ama
tadamadığın o eksikliğin giderilmesi, senin tamamlamanla olabilecek bir şey miydi?
Belki de asıl sorun, yürüdüğün yolda kendini yeniden başlangıçta bulduğun için ona
bir çember demendi. Peki, sen öyle düşündün diye gerçekten öyle olabilir miydi? Belki de
yolun şekli hiçbir zaman değişmemişti; değişen yalnızca ona bakan zihnindi. Düşüncelerin,
korkuların ve yaraların ona her seferinde aynı biçimi vermişti. Oysa ki yolun haritasını o anki
duygularının zihninde bıraktığı izler çiziyordu. Bu yüzden nereye gidersen git, o izleri
yanında taşıdığın sürece aynı yere döndüğünü sanıyordun. Onlar yük olmuşlar, ruhunun
kanamasına sebep olmuşlardı. Belki de başa dönmüyordun. Belki yalnızca henüz farklı bir
gözle bakmayı öğrenemediğin aynı yoldan yeniden geçiyordun.
Elif Özcan