Kendime Çıkıyor Yollar

"Kendisini incitebilecek her olasılığa kördü. Belki de konduramıyordu; ne olasılıkların gerçekleşme ihtimalini, ne de kendisini kıracak olasılıkları yine kendisinin seçmesini, kendi ayağına sıkıyor oluşunu konduramıyordu insanoğlu." 

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

Sana değen rüzgar benim kalbimden geçerdi,

Ne sen bilirsin, ne de ben gösterebilirim.

Oysa bir kasırgadan sakınırdım seni,

Ne sen bilirsin, ne de ben gösterebilirim.

Epey yol geçtim senden geçmeyen,

Ne sen bilirsin ne de ben gösterebilirim. 

Senden kaçarken yokluğuna denk gelmeyi,

Ne sen bilirsin, ne de ben gösterebilirim.

Karanlıklara yıldız olur,

Yoktan var edip, varı yok ederdin.

Kalan son ışığı armağan ettim varlığına,

Ne sen bilirsin, ne yıldızlar söyler.

Rüzgar şimdi yalnız bana eser.

        Gevşek atılan düğümlerin açılması an meselesidir. Bu da o anlardan yalnızca biriydi, belli ki farkında değildi. Fakat tanıdık bir yolun anısıyla çarpışınca, en başa dönmüş gibiydi. Yolun tüm detaylarını hala hatırlayabiliyordu. 

        Ancak bu şiirleri yazanı tanıyamıyordu artık, gerçekten kendisi miydi? Uzun bir süre baktıktan sonra dünyası başına yıkılmış gibiydi. Hislerinin kayboluşunu görmek ağır gelmişti. Bir zamanlar çarpan kalbinin yerinde şimdi hiçbir hareket yoktu. Bu kötü bir şey miydi? Hissetmek kadar, hissedememek de normal sayılmaz mıydı? Hissedebilir miydi tekrardan? Ya da hissetmek ister miydi ki? Belli ki gerçekten dünyası başına yıkılmak üzereydi.

        Soruların arkasından daha çok soru geliyordu. Cevaplayamadığı, cevaplamaktan uzak durduğu yüreğini; iki elinin arasına alıp da konuşamıyordu. Ellerinin arasında yok etmek ister gibi birleştirip sıkmıştı ellerini. Faydası yoktu, amansız hali teslim oluşunu kanıtlar nitelikteydi. 

    Saklanamayacağı kadar büyük bir boşluğun ortasında, bir ucundan diğer ucuna koşuşturması daha fazla yormuştu onu. Yarayı, yarayı açan daha kolay kapatırdı. Yine de bir ihtimal uğruna iyileşmek için koşmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Neye yarardı ki? Ayrıca bunun için koşması gerekmemeliydi. Her adım, yarasının daha fazla derinleşmesine neden olacaktı. Bitap düşene kadar farkında değildi.

     Böyle olunca tasını tarağını toplar uzaklara kaçardı, geri dönmesi zaman alırdı. Uzaklaşmaya başladığı zaman hayatın onun bu zavallı haline acıyıp karşısına güzel şeyler çıkarabileceğine inanırdı. İnancı hüsranla sonuçlandığından her dönüşünde daha da soğurdu. Aslında bu kıramadığı kısır döngünün içinde kaybediyordu hislerini. Belki de tüm soruları tam da burada sormalıydı kendisine. Hayatın ona herhangi bir şey borçlu olmadığını, tüm borcunun kendisine olduğunu bir gün anlayacaktı.

           Ne kadar da acınasıydı insanoğlu. Ne halde olursa olsun yine de umut etmeye dahi bir umudu barınırdı içinde. Onu bu hale getirenin bu umutları olduğunu anlayamayacak kadar görmüyordu önünü. Oysa umutları yeşertmek kadar öldürmek de aynı öneme sahipti.

         Bazen bardağa boş tarafından da bakılmalıydı. Kendisini incitebilecek her olasılığa kördü. Belki de konduramıyordu; ne olasılıkların gerçekleşme ihtimalini, ne de kendisini kıracak olasılıkları yine kendisinin seçmesini, kendi ayağına sıkıyor oluşunu konduramıyordu insanoğlu. 

        Ne kadar kaçarsa kaçsın, dönüp dolaşıp kendisine varıyordu. Umutlarına tutunmak kadar, onları bırakmayı da öğrenmeliydi. Bazen iyileşmek, derin bir nefes alıp, olanları kabul etmekle başlardı. Her şeye rağmen, içinde bir yerlerde hala bir kıvılcım taşıdığını biliyordu. Belki de bu kez, o kıvılcımı kendi yolunu aydınlatmak için kullanmalıydı. Çünkü insan, en karanlık anında bile yeniden doğabilir.

Tuana Bozdemir

https://pin.it/3VtxvdqFU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.