Sessizliğe Mahkum Sevgi

(Bu yazının okunması süresi yaklaşık olarak 4 dakikadır.) 

Susturulmuş bir yürek, haksız mıdır kendisine sahip insana küsmekte?

Karanlık çok şey gizlerdi. Gecenin yüreğimize diktiklerini ve bizden alıp götürdüklerini ruhunuz duymazdı bazen. Gündüz olduğu vakit ise götürdüğü hiçbir şey geri gelmez, diktiği hiçbir şey yerinden sökülmezdi. 

Gece vaktiydi. Odasının perdelerini kapatmadığından ötürü ay ışığının bir kısmı içeriye vuruyordu. Onun ise o ânda ihtiyacı olan tek şey zifiri karanlıkmış gibi ışığın ulaşmadığı bir köşeye oturmuş, sırtını yatağının ahşap bacağına yaslamıştı. Uzun bir süredir dizlerini bedenine çekmiş halde orada oturmasına karşın kilometrelerce koşmuş gibi kalp atışları düzensizdi, sessizce derin nefesler alarak sıkışan kalbini dindirmeye çalışıyordu. Bir hüzün vardı içinde son zamanlarda. Yüreğinin kendisine küskünlüğünden miydi yoksa kendisinin hayata karşı olan kırgınlığından dolayı mıydı bu buhran bir türlü anlayamamıştı. 

Karman çormandı kafasının içi.

Tüm duygular birbirine girdiğinde hangisini ne için hissettiğini ayırt edemez hale gelmişti artık. Korkuyordu mesela, çok korkuyordu hem de. Ama geçmişten mi yoksa gelecekten mi, kendisinden mi yoksa insanlardan mı korktuğunu bilmiyordu. Umutla dolardı bazen, inanırdı hayatın akışında mutluluğun saklı olduğu o yoldan geçebileceğine. Fakat bu inancının sırtına ne zaman keskin bir bıçak saplanacağını kestiremiyordu. Bilinmezliklerle dolu bu zihnine duygularıyla tercüman olmak istese de onlara ket vurmuştu çoktan, yalnız kalmadığı müddetçe hiçbiri tek kelime edemiyordu. 

“Senin toprakların yüreğinin suskunluğundan dolayı kupkuru kaldı.” dedi kendi kendine. 

Çok seviyordu mesela, aklını bir kenara bırakarak hareket edecek kadar çok hem de. Ama geçmişin kazıdığı o korkular, kalbini sarıp sarmalamış sevgiyi bastırıyor ve dilini suspus ediyordu sevdiği insan karşısında. Sevgi çiçek açtırırdı kuruyan topraklarında, biliyordu. Fakat hayat o kadar caniydi ki onun gözünde, yüreği konuştuğunda bunu duyan herkes, sevgiyi beslediği kişi bile, çiçekleri köklerinden söküp atabilirdi. 

“Sen her konuştuğunda o toprakların altına can bulmuş sevgilerin cesetleri gömüldü.” dedi bu sefer yüreğine ithafen. 

“Ama o cesetlerin katili senin korkuların.”

Bugün bir veda yaşamıştı, hiç de öyle hazzetmez değildi vedalardan. İnsanlarla arasına bir süreliğine kilometrelerin girmesinden çok da rahatsız olmamıştı bu zamana kadar fakat bu seferki başkaydı. 

Diğer tüm duygularını yansıtmasına ket vurmuş; tüm güzel sözlerin, kavuşmaların, umutların katili olmuş korkuyu yüreğine gecenin karanlığında kalan bir geçmiş dikmişti. O ise her daim, korkunun yüreğine henüz yer edinmediği çocukluğuna dönmek isterdi. Duyguları yeni deneyimleyen o küçük çocuğa… Bugün, kendisini ilk defa sevgiyi tadan küçük bir çocuk gibi hissettiren kişiyle vedalaşmak zorunda kaldı. 

Onunla tanışmadan önce dört bucak kaçardı o ân neredeyse ve yanında kim varsa. İçine hapsolduğu yabancılık hissiyatından kaçardı en çok da. Fakat yalnızca onunlayken kaçmak istemedi. Yalnızca onunlayken düşüncelerini güvende hissetti, zaman dursun istedi. Dursun ve bu aitlik hissi ondan hiçbir zaman uzaklaşmasın. Onun olduğu yere her yaklaştığında heyecanlanıyor, onu görme ihtimali dâhi olsa kalbinin attığını hissediyordu. Ne zaman mutlu olsa, yanında o da olsun istiyordu. Onunla konuşmak o kadar iyi geliyordu ki… 

Sevgi miydi bu? 

“Neden ona söylemedin peki bunları? Neden onu sevdiğini söylemedin? Gitmezdi belki o zaman, seninle kalırdı.”

Kendisine bile zor itiraf ediyorken, korkuları nasıl izin verirdi ki bunları ona söylemesine?

“Hayır, giderdi.” dedi susturulmuş yüreğinin dile gelmesinden rahatsızlık duyarak. “Çünkü benim aksime o, gittiği yerde mutlu olacaktı. Gitmesini istemediğimi söyleyecek kadar bencil olamazdım ona.”

“Sen de söyleyemeyecek kadar korkak olmayı seçtin, öyle mi?”

“Onu burada tutan hiçbir şey yoktu, ben dilersem tüm sevgimi dökeyim ortaya, yine de giderdi. O gitti… Gitti ve artık beni de burada tutacak hiçbir şey kalmadı.” 

“Ne yapacaksın o halde?”

Ona veda ettiği ân yeniden dünyada yaşayan bir yabancıya dönüverdi. Geçmişte var olan karanlık geleceğin ışığını da içine çekti ve artık ne geçmiş karanlıktan kurtuldu ne de gelecek aydınlandı. 

“Bilmiyorum.” dedi. 

Korkularından kurtulmak ve duygularını konuşturabilmek adına geçmişini silmeye çalıştı sürekli fakat geçmişten ziyade karanlıktı koruların doğduğu yer. Ve karanlık dört bir yanını sardığı sürece onlardan asla kurtulamayacaktı. Yine de sildi, artık ortada geçmiş denen bir şey kalmamıştı. Geçmişi kalmayan insan ise önüne uzanan o karanlık yolda nereye gideceğini asla bulamazdı. Dizlerini daha çok çekti kendisine, kollarını karnında birleştirip bedenini küçültmeye çalıştı olabildiğince.

“Kayboldum.” dedi yeniden kendisini karanlığın içinde bularak. “Kayboldum…”

Eğer o yürek her konuştuğunda insanın ruhunu parçalıyorsa, haksız mıdır insan onu susturmakta?

Yazar: Beyza Dilara Meşeci

Görselin Kaynağı: https://tr.pinterest.com/pin/330240585192946510/ 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.