(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)
Yağmurlu bir kış günüydü. Pencerenin kenarındaki koltuğuna oturmuş, bir yandan kahvesini yudumluyor bir yandan da yağmurun yağışını seyrediyordu. Hızla yağan yağmur damlaları gibi düşünceleri de durduramadığı bir hız kazanmıştı. Zaten ne zaman önemli bir karar alması gerekse susmuyordu zihni. Bir anda yanlışlar doğru, doğrular yanlış oluyordu. Sanki zihni ona oyun oynuyordu.
O, her zaman karar alırken mantığının sesini dinlerdi. Ancak bugün ilk defa sorguluyordu mantığını. Mantığını sorguluyordu çünkü o kararlar, onun hiçbir zaman hayatı doya doya yaşamasına izin vermemişti. Belki her şey, mantığıyla verdiği kararlarla yürüdüğü yolda pürüzsüzdü. Ama boğuluyordu. Her yeni bir karar, sanki boğazını sıkan bir el misali nefesini kesiyordu.
Senelerce, istediği yollardan ilerlemek yerine mantıklı olduğunu düşündüğü o pürüzsüz yollardan yürümeyi tercih etmişti. Mükemmellik anlayışı onu tutsak etmişti. Farkında değildi. Aslında o, mantığının ona tercih ettirdiği yolun pürüzsüz olduğuna kendini inandırmıştı. Lakin her yolun taşları vardı. Her yol kendine göre zordu.
Pencerenin arkasından seyrettiği yağmurda ıslanmak istiyordu. Hasta olmak korkusuyla daha önce hiç izin vermemişti yağmur damlalarının tenine değmesine. Çünkü öncesinde sadece mantığını kullanıyordu. Duymuyordu kalbinin sesini. Ama o bir insandı. Bir kalbi vardı. Yokmuş gibi davranması sadece kalbinin sesini dinlemesine giden zamanı uzatırdı. Nihayetinde kalbinin varlığını hissedecekti.
Elindeki kahve dolu kupayı sehpanın üzerine bıraktı. Yanına ne şemsiyesini aldı ne de ceketini giydi. Öylece, pijaması ve ev terlikleriyle birlikte evden dışarıya çıktı. Delicesine yağan yağmurun altında kollarını açtı özgürce. Karmakarışık düşünceleri kaybolmuştu. Her şey aslında çok netti. Artık ne istediğini ya da ne istemediğini biliyordu. Çünkü o ilk defa kalbinin sesini dinliyordu.
Kübra Fatma Demir