(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 2 dakikadır.)
Yaranın kabuk bağlaması için geçen zaman aslında en geçmek bilmeyen zamandır. İnsana
dakikaları saatler, yılları asırlar sandıran zamanlardır. Her an, içte yankılanan bir sızıyla
ağırlaşır; kalbin attığı her vuruş, sabrın sınırlarını zorlayan bir hatırlatmaya dönüşür. İnsan,
iyileşmenin yakın olduğunu bilse bile, o sürecin içinde kaybolur. Çünkü acı, yalnızca bedeni
değil, düşünceleri de esir alır. Zihin, geçmişte takılı kalır; yaşananları tekrar tekrar önümüze
koyar ve “neden” sorusunu fısıldar.
Bu bekleyişte zaman, düz bir çizgi olmaktan çıkar. Kimi anlarda donup kalır, kimi
anlarda ise insafsızca hızlanır. Geceler uzar, uykular kısalır; sessizlik, en gürültülü çığlığa
dönüşür. İnsan, kendi iç sesini dinlemekten yorulur ama ondan kaçamaz. Her hatıra, kabuğu
henüz tutmamış bir yaraya dokunur gibi sızlatır.
Bu sızı, insanı kendi içine doğru uzun bir yolculuğa çıkarır. Dış dünyanın sesleri giderek
silikleşir; yerini kalbin derinliklerinden yükselen sorular alır. Kimi zaman bu sorular cevap
bulmaz, kimi zaman ise cevaplar acı verici derecede nettir. İnsan, geçmişle bugün arasında
sıkışıp kalır ve hangi tarafa adım atacağını bilemez. Her yeni gün, biraz umut biraz da
tedirginlik taşır. Çünkü iyileşmek, sadece yarayı kapatmak değil, onun bıraktığı izlerle
yaşamayı öğrenmektir.
Fakat tam da bu noktada, iyileşmenin ilk adımı atılır. İnsan, acının varlığını kabul etmeyi
öğrenir. Onunla savaşmak yerine, onu anlamaya çalışır. Çünkü bazı yaralar, ancak
tanındığında ve kabul edildiğinde kapanır. Sabır, bu sürecin en sadık yoldaşıdır. Yavaş ama
kararlı adımlarla, kalp yeniden güvenmeyi, zihin yeniden umut etmeyi öğrenir.
Bu süreçte insan, sabrın gerçek anlamını kavrar. Beklemek, pasif bir duruş olmaktan
çıkar; içsel bir direnişe dönüşür. Her nefes alış, yeniden denemek için küçük bir cesaret olur.
Kırılan güven yavaş yavaş onarılır, dağılan parçalar tek tek toplanır. Bazen bir tebessüm,
bazen beklenmedik bir söz, kabuğun tutmasına yardım eden ince bir dokunuş olur.
Zaman geçtikçe, acının tonu değişir. Eskiden yakıcı olan his, yerini derin ama sakin bir
hüzne bırakır. Bu hüzün, artık insanı tüketmez; aksine, onu daha duyarlı, daha anlayışlı kılar.
Başkalarının yaralarını fark etmeyi, onların sessiz çığlıklarını duymayı öğretir. Çünkü insan,
en iyi kendi acısından öğrenir.Ve bir gün, farkına varmadan, sızı hafifler. Eskiden dayanılmaz gelen anılar, daha
yumuşak bir tona bürünür. Yara tamamen geçmese bile, artık can yakmamaya başlar. Kabuk
tutmuştur. İnsan, yaşadığı acının onu kırmak yerine olgunlaştırdığını anlar. Her yara, biraz
daha derinlik, biraz daha merhamet katar ruha. İşte o zaman, beklemenin aslında bir yok oluş
değil, sessiz bir dönüşüm olduğu anlaşılır.
Yazar: Merve Coşkun