(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakikadır)
İçsel sıkıntı, çoğu zaman adı konulamayan bir misafir gibidir. Kapıyı çalmaz, izin
istemez; bir bakmışsın, odanın ortasında oturuyor. Ne zaman geldiğini hatırlamazsın ama
gitmesini beklersin. Ve en tuhafı, onunla baş başa kaldığında zamanın akışı bile değişir.
Dakikalar uzar, saatler ağırlaşır. Sanki zaman, seninle birlikte yorulmuş gibi ağır adımlarla
ilerler.
Hayata bakışın kararması, bir gün ansızın olan bir şey değildir aslında. Küçük hayal
kırıklıkları, biriken yorgunluklar, söylenmemiş sözler ve bastırılmış duygular zamanla iç içe
geçer. Sonunda birikir, yoğunlaşır ve zihninin gökyüzünü kaplayan kara bulutlara dönüşür. O
bulutlar öyle yoğundur ki güneşin varlığını unutturur. Oysa güneş hâlâ oradadır; sadece sen
onu göremezsin.
Bazen insan, kendi içinde kaybolur. Kendine yabancılaşır. Aynaya baktığında gördüğü
kişi tanıdık gelir ama bir o kadar da uzaktır. Sanki bir başkasının hayatını izliyormuş gibi
hisseder. İçinde bir yerlerde bir şeylerin eksik olduğunu bilir ama neyin eksik olduğunu
bulamaz. Bu eksiklik, tarif edilemeyen bir boşluk gibi büyür; doldurmaya çalıştıkça daha da
derinleşir.
Yorgunluk ise yalnızca bedene ait değildir. Asıl ağır olan, ruhun yorgunluğudur.
Sabah uyanırsın ama dinlenmiş hissetmezsin. Uyku, seni sarıp sarmalamış olsa bile içindeki
ağırlığı alıp götüremez. Sanki ruhun, geceleri de çalışmaya devam etmiş, dinlenmeyi
unutmuştur. Ve bu yorgunluk, gün içinde küçük şeyleri bile dağ gibi gösterir. Basit bir karar
vermek bile zihninde büyük bir mücadeleye dönüşür.
İçsel sıkıntı ve yorgunluk bir araya geldiğinde, insanın dünyayla bağı zayıflar. İnsanlar
konuşur ama sen sadece sesleri duyarsın; anlamları sana ulaşmaz. Gülüşler gerçek gelmez,
sözler yüzeyde kalır. Sanki kalbinle dünya arasında ince ama geçirimsiz bir cam vardır. Her
şeyi görürsün ama dokunamazsın.Bunun en zor yanı ise anlatamamak olur. Çünkü kelimeler, hissettiklerinin yanında
yetersiz kalır. “Yorgunum” dersin ama bu, yaşadığın şeyin sadece gölgesidir. “İyiyim” dersin
bazen, çünkü gerçeği anlatmak daha yorucudur. İçindeki karanlığı başkasına aktarmak, onu
yeniden yaşamak gibidir. Bu yüzden çoğu insan susmayı seçer.
Ama yine de bu karanlığın içinde bile tuhaf bir umut kırıntısı vardır. Çok derinlerde,
neredeyse hissedilmeyecek kadar küçük bir yerde. Belki bir sabah, perdeden sızan ışıkta;
belki bir şarkının beklenmedik bir anında, belki de birinin gözlerinde yakalanan kısa bir
samimiyette ortaya çıkar. O an, bulutların arasından sızan ince bir ışık gibi içini deler. Ve o
küçücük ışık, karanlığın mutlak olmadığını hatırlatır.
Belki de mesele, bu karanlığı tamamen yok etmek değildir. Belki de mesele, onunla
birlikte yaşamayı öğrenmektir. İçsel sıkıntının seni ele geçirmesine izin vermeden, onun
varlığını kabul etmek. Yorgunluğun seni durdurmasına izin vermeden, küçük adımlarla
ilerlemek. Çünkü bazen ilerlemek, büyük adımlar atmak değil; sadece durmamaktır.
İnsan kırılgan bir varlık. Ama aynı zamanda, düşündüğünden çok daha dayanıklı.
İçindeki karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, bir yerlerde hâlâ ışık vardır. Ve o ışık, ne kadar
zayıf görünse de karanlığın tamamını delmeye yetecek güce sahiptir.
Belki bugün her şey ağır, belki dünya soluk ve uzak. Ama bu, her zaman böyle
kalacağı anlamına gelmez. Çünkü en uzun geceler bile sabaha varır. Ve insan, bazen en çok
karanlığın içindeyken ışığa en yakın olduğu yerdedir.
Yazar: Yağız Efe Yaşin
Görsel: Yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur.