(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
(Bu yazıyı okurken “SOGHATİ – Farid Farjad” dinlenmesi tavsiye edilmektedir.)
Genç kadın kendini usulca koltuğa bıraktı. Yaşanılanları atlatması kolay olacağa benzemiyordu. Sakince derin bir nefes aldıktan sonra gülümsedi. Zor bir gün geçirmişti, daha doğrusu karmaşık. Zor bir gün diyebilmek için ruhsal veya fiziksel, hatta belki zihinsel bir problemle baş etmeye çalışması gerekirdi. Oysa kendisi, tüm gün zihinsel bir dünyada yolculuk yapmıştı. Evet ya zor değil, karmaşık bir gündü geride kalan. Peki, kaç kişi daha kendi yolculuğunu yapıyordu bu odada? “İnsan ne tuhaf bir canlı.” diye geçirdi aklından. Belki de zihinsel yolculuklar dünyası insan olmanın bir parçasıydı. O halde bu odada, yüzlerce bedenin bulunduğuna bakılırsa ve her birinin zihinleri dünyalar ise bu odada bir evren vardı. “Ah ne çok düşünüyorum.” diye geçirdi içinden. Düşündüklerimi değerlendirirken bile düşünmüştüm. Şimdi bunu yanımda oturup kahvesini yudumlayarak bana şaşkın şaşkın bakan arkadaşıma anlatsam, bu tür felsefi konuşmaların bende kalması gerektiğini, kendisinin bunlardan anlamadığını söz edecekti. Olamaz, az önceki düşünceme yenik düşmüştüm. Kendi kafamda, onun adına bir varsayımda bulunmuştum. Evet, haksızdım ama tecrübelerim vardı; karmaşık gözlerle bana bakan dostumla sohbetlerimde gizlenmiş.
“Yine ne düşünüyorsun? Seni tanımasam âşık oldun sanırdım dalgın.” diye bir kahkaha attığında çoktan vereceğim cevabın hazır olduğunu fark edip algısını bana sabitledi. Ah algıları sabitleyen panolar düşüncesi çık aklımdan. Yeni bir düşünceyi sorgulayacak bir saniyem bile, gözlerini bana sabitlemiş dostumun benim hakkımda deli olduğum varsayımına ulaşmasına yetebilirdi.
Kendimi silkme ihtiyacı bile hissetmeden ona eğildim: “Asıl sen bana nasıl şaşkın baktığını fark edemeyecek kadar dalgınsın. Aklında nasıl bir karmaşa hâkim?” diyerek sıkılacağını düşündüğüm sohbetleri ona yüklemekten onu kurtardım.
“ Benim aklımdaki tek karmaşa sensin dostum. Gerçekten.” diye güldü; kahkahasında saklı sitemi gördüğümden habersiz. Gülümsedim ve fısıldayarak, “Evrenin bu odada olduğunu düşünüyordum.” dedim. Şaşkınlığını saklayamayarak: “Sana evreninde iki dakika, sonra bana dön. Anlatacaklarım var.” dedi. “Anlaştık, sonra rota senin şehrin” dedim. Artık şaşırmıyordu. Aslında çabuk alışmıştı, sadece beş dakikadır tanıştığımız dostum. Beş dakika önce yaşadığımız olaydan mıydı, birbirimizi yıllarca tanımamız. Gerçi daha ismini bile sormamıştım. İsmimi bilmiyordu. Ama tanımıştık birbirimizi gözlerimizden. Bu evrende ziyaret edeceğim şehirlerdendi, karşımda oturan dost. Az önceki sözlerine bakılırsa; kendimi, âşık olamayacak kadar başka bir gerçekliğe kaptırdığımı bile anlamıştı gözlerimden.
Düşüncelerime, gökyüzünün derin mavisinden çekilerek geri döndüm; ne de olsa sürem bitmek üzereydi.
Bir odadayım, kimse aklımdan geçenleri bilmiyor.
Bir odadayım, kimsenin aklından geçenleri bilmiyorum ve konuşmaya çalışıyorum, kimsenin aklından geçenleri bilmeden. Ne garip, herkes birbiriyle sohbet edebilme cesaretini gösterebiliyor, karşısındakinin aklından geçenleri bilmeden. Ve belki kendi aklında varsayımlar üretiyor insan, bir başkasının yaşamı hakkında. Kimisi inanıyordur bile. Kimisi de birbirine karıştırmıştır; varsayımlarıyla gerçek yolculuğunu. İnsan bu.
Kendi düşler, başka zihinlerde yaşatır. Kendi bilincinde de bir başkasının düşlediği yaşar. Kendi şehrinden habersizdir. Bu yüzden değiştiremez bazen.
Bir insan düşünür. Düşünmek, bir şehir yaratır. Evet! İnsan başka şehirlerde de yaşar. Lakin hayal gücü ne işe yarar, kendi şehrine geri dönmedikten sonra?
Artık dostuma dönmeliydim, huzurla yolculuğumun son durağına geldim. İnsan şehrine dönmeli. Dönmeli ve bir şehirden dünya yaratmalı.
Yazar: Berceste Özdemir