Düş Fırtınası

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakika sürmektedir.) 

Yakınların uzak, uzakların yakın olduğu bir yerlerde, yirmi dört saatin ne içinde ne de dışındaydı. Kendi hayaletlerinden ya da sesini, sessizliğini duyamayanlardan uzak ama yakın düşlerin içine dalmıştı insan. Kuru kalabalığın sesinden duyamadığı kuş cıvıltıları, yağmurdan sonraki toprak kokusuyla; yüzünü okşayan güneşe, saçlarını tarayan rüzgara, tatlı bir düş fırtınasına kendini bıraktı. Yıllarca kalbinde taşıdığı yaralarıyla, omuzlarında kendisinin veyahut bir başkasının yükleriyle, yüzünde acının, kederin, mutluluğun, korkuların bıraktığı olağanca doğallığıyla yürüyordu. Ayakları sanki yılların yılları kovaladığı o hızlı, aceleceli günlerin yorgunluğuyla adımlarına tesir ediyordu. Bomboştu içi halbuki söylenecek ne çok söz, dinlenecek ne çok kalbin melodisi vardı. Belli ki yorulmuştu hayatın fırtınasının düşlerine karıştığı anlardan. 

O her fırsatta kaçtığı limanın kıyısındaydı, deniz kokulu çocukluk anılarında. Masmavi bisikletiyle özgürlüğe çevirdiği pedallarında, müziğinin gücüyle kayalıktan kayalığa zıpladığı anlarda, ağaçlara düşe kalka tırmandığı gündüzlerinde, bir kedinin veyahut köpeğin peşinde saatlerce koşturup kaybolduğu akşamlarında, en sevdiği kitap tezgahının önünde kendi dünyasını kurduğu gecelerinde… Her şeyin henüz başında, her şeyin henüz  erkenden şahitliğinde ve her şeyin henüz inşa edilesi zamanlarının yıkımının tam da ortasında… Her gecenin bir gündüzü olduğunu o zamanlarda farkında olmaksızın öğrendiğinde başladı, doğanın bu kusursuz güzelliğine ve dengesine olan hayranlığı.

Fırtına onu bir ormanın derinliklerine atıyordu şimdi de. Bulanık suların içine girip çıkıyordu ayakları, üstü başı çamur oluyor, üşüyor ama yürümeye devam ediyordu çünkü hissediyordu, bir yerlerde bulacaktı tüm korkularının ardındaki gerçekliği. Masallardaki çocuklar gibiydi, kendi kırıntılarını çoktan bırakmıştı hayatın patikalarına, yalnızca hazır değildi görmeye ve avuçlarının içine almaya. Bir gün, gözlerini açtığında, ormanının baltalandığını, kül olduğunu gördüğünde, bu kez küllerinden hep yeniden doğmaya başlayacaktı. 

Fırtınanın şiddeti iyice artmaya başladı. Bu kez kendisindendi. Hızla koşuşturan bir alemin içine daldı. O da koştu durdu düşe kalka, en iyi bildiği şeydi zaten. Yazdı, çizdi, boyadı tüm heveslerini ve ardına bakmadan düştü peşlerine. Gözleri her defasında yeni yaşlarla doluyordu. Kimi zaman bir el hissettirmeden itti, kimi zamansa var gücüyle tutup kendine çekti. Fırtınanın sertliği aynaları çatlattı. İnsan, görmeye başladı. Kırılan her bir parça kendisinin, yansıyan her bir parça, yıllar sonra kavuşup ellerinden tutanlarındı. Kendi dünyalarını kurmuş, birlikte hayatın şarkısını söyleyip dinliyorlardı artık. Ve böylece fırtına, sertliğini gittikçe sakinleştirmeye başlamıştı.  

En sevdiği şiirin satır aralarında geziniyordu şimdi de. Satırları hayallerle süsledi. İki ruh, sayısız kalabalığın içinde bir çift gözde yansımasını bulma, birlikte gülüşlerin içinde sessizce kaybolma arzusuyla yürüyordu ya da hep bir kaçışla.. Henüz birbirinin varlığından habersizce, yanlışların hep doğruyu kovaladığı kaldırımlarda yürüyüp durdular. Artık bozuk kaldırımlarda yürürken yere bakmak zorunda olmayı değil, göğe bakabilmeyi istiyorlardı. Uyar’ın sesini duyar gibi oldu. “Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar / Şu aranıp duran korkak ellerimi tut / Bu evleri atla bu evleri de bunları da / Göğe bakalım.” Ve aşk, zamansız plansız kapıyı sessizce çalıverdi. Özgürleştirici, çocuksu, sıcak bir ruhla, olduğu gibi yargısızca karşısında durdu. Almaktan ziyade verebilme sanatıydı, fazlasını isterse gidecekti. Mühim olan tereddütsüzce hala verebiliyor olduğuydu ve yine aynı sesi duymaya başlıyordu: “Şimdi otobüs gelir biner gideriz / Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç / Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin.” Ve sevgi yeşermeye başladı. Öyle ki, uzaklara doğru el ele kaçıp dalarken, arada mesafe bırakabilmeyi öğreterek. Sessizliklerine de sarılırken duyabilip, içlerindeki çocuğu da, aradaki çocuksuluğu da birlikte büyütebilmeyi göstererek. Çünkü tüm fırtınalar, işte o zaman dinecekti.

Mayışık bir tatlılık ve bedenini uyuşturan acılarla uyanmaya başladı insan. Dibe kadar inmeye ant içmişti. Hazır olduğunda, kapının tokmağını çevirecekti.

Ve insan, yeniden evine girdi.

Hepsinden önce, kendini tekrar kendine hatırlattı. 

Çünkü öğrenmişti, ancak kendini bulup duyduğunda ve sevdiğinde hepsi bir anlama kavuşacaktı. 

Ve bu kez, öz sevginin ve şefkatin sıcaklığıyla, yeniden hayatın fırtınasına kendisini bıraktı… 

Yazar: Ceren Bayram 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.