Çok Kısa Bir Hikaye

Çok Kısa Bir Hikaye

Gecenin bir vakti edebiyat üzerine münakaşa ediyorduk fazlasıyla değer biçtiğim, sevdiğim, önemli, güzel insanlardan biriyle. Değer biçtiğim insanları özellikle gecenin bir vakti huysuz fikirlerimle rahatsız ederim zaten. O münakaşa sırasında bir efsane geldi aklıma. Ve o efsane ufak bir kıvılcım çaktı. Şimdi de o kıvılcımın büyüttüğü ateşi besleyen dinamitleri arıyorum izninizle…

Efsane o ki herhangi sıradan bir gün, bir cemiyet toplantısında, onu çekemeyen edebiyatçılardan birisi Hemingway’e ne derece yetenekli olduğunu sorar, Hemingway ”Senin hayal bile edemeyeceğin kadar.” diye yanıt verir. Bunun üzerine muhatabı ona, 10 kelimeyi geçmeyen, etkili bir hikâye yazıp yazamayacağını sorar. ”Eğer bunu yazmayı becerebilirsen ve buradaki herkesi derinden etkilersen yeteneklerin önünde saygıyla eğileceğim.” der. 10 kelimeye bile ihtiyaç duymayan Hemingway 6 kelimelik bir dram öyküsü yazar. Orada bulunan herkesi etkileyen bu hikâye aşağıdaki gibidir.

”Satılık: Bebek Patikleri. Hiç giyilmedi.”

yazı
E.Hemingway

Ernest’in üzerine düşündüğüm hikayede işler bir garip gitti. Kahramanları ve olayları bilemeden sözcükler benden dökülüverdi. Sizlerle birlikte çözümlemek istiyorum kendi hikâyemi. Hikâyem şöyle:

                   “Beni düşünme. Zaten herkes yalnız ölür.”

Evet, bu hikayedeki bu cevap tatsız ve acımasız biraz hayat namına. Belki diyorum… Belki orta yaşlarında bir adamın, dostlarının “Ne yapıcan, yapayalnız bir başına? ” cümlelerine ve ardından gelen telkinlerine verdiği kabullenilmiş çaresizlik içeren bir cümleydi bu.

Belki bu A. Camus’un “Yabancı”sının, her gün besleyip büyütüp unuttuğumuz, fısıltılarla depremler yaratan “Yabancı”nın yabancılaşmamızın yine o bildik sert yanıtlarından biriydi bu.

Belki her gün yalnızlığıyla boğulan boğulan, içten içe “Ben de istemez miydim? Güneşi koklamayı, deniz kenarında gün batımını izleyip melisa düşleri kurmayı, üzerime her gün kapatılan çelik kapıların ardındakileri görmeyi ve duyabilmeyi, koşmayı, koşuşturmayı, sevmeyi, sevilmeyi…” diyen bir mahkumun endişeli bir ziyaretçisine tesellisiydi bu.

 

Belki coşku ve heyecanla kavrulan bir gencin yanacağını bile bile kalbinin ritmiyle konuşmasıydı bu.

Belki reddedilen bir aşığın verdiği buruk bir cevaptı bu.

Belki Hemingway romanlarındaki coşkulu aşıkların, hürriyet mücadelelerinden önce birbirlerine verdikleri bir sözdü bu.

Belki de bu; sadece ölümün soğukluğuna teslim olmayı bekleyen, kimsesiz bir hastanın kendisine bakan umarsız gözlere güçlü bir vedasıydı. Sahi ölüm bu kadar soğuk mu? Ayrılık bu kadar zor mu?

Her gün yüzümüz daha kalın çizgilerle çiziliyor ve kendi karikatürümüze dönüşüyor. Ve eksiliyoruz her geçen gün her ayrılıkla. Ölümlerin soğukluğu, ayrılıkların tatsızlığıyla…

Bloğumuzun şefine veda ettik geçenlerde. Bu bende bir şeyler eksiltti ve paylaşmak istedim sizlerle. Hem TPÖÇG için hem de blog için vizyon sahibi bir insandan uzak kalıcaz ve bu bir bayrak yarışıdır diyip yolumuza bakıcaz. Eski yönetimdeki arkadaşlara başta Yunus Emre olmak üzere güle güle diyorum. Teşekkürler diyorum ve yolunuz açık olsun diyorum… Sonra da sözü “Çanlar Kimin için Çalıyor?”la taçlandırmak istiyorum.

 

Şöyle diyordu Donne; “Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; ana karanın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; Bugün çanlar senin için çalıyor.”

YAZAR: Halil BABACAN

Halil Babacan

TPÖÇG Blog Yazarı | İstanbul Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.