(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
“Düşler atlasından yer arıyorum ruhuma, gerçeklerin yorgunluğundan sığınabileceğim bir alan ve bilmiyorum sahiden bulabilir miyim böyle bir liman. Uzayan gecenin sessizliğinde, savrulan bir yaprağın çaresiz teslimiyetiyle o düş hanesinden bu düş hanesine varıyorum. Ruhumun aradığı yer neresi, henüz bulamıyorum. Yorgunum; gerçeklerin hoyratlığından, düşlerin parlaklığından. Hangi kapıyı çalsam ya hayatın acılığı açıyor kapıyı ya da düşlerin sahteliği. Düşlerimden düşüyorum, gerçekliğe varıyorum. Gerçeklikten kaçıyorum, düşlerimde savruluyorum. Denge derdi, yaşamanın alimleri; yaşamın sırrı denge. Dengedeki dengesizlikleri gören bir çift göze anlat anlatabildiğin kadar, nedir denge?”
Yıllar sonra tozlu raflardan indirdiği günlüğünde okuduğu bu satırlara inanamıyordu. Nasıl da ömrünün en güzel, en verimli çağlarını anlamsız bir buhranla harcamıştı. Sihirli bir değneğe sahip olmayı ne çok isterdi, o yaşlarında zihninin üstünde gezinen gri bulutları dağıtmak ve griyi bile gençliğine sevdirebilmek için. Yoktu ne sihir ne de sihirli bir değnek ve şimdi kırk beş yaşında kırışmış alnı ve kocaman kaz ayaklarıyla çevrili yüzünde, gençliğini buhranlı düşüncelerle harcamanın hüznünü taşıyordu. Dengeyi sağlamayı bilmek için yaşamanın alimi olmaya gerek yok be güzel kızım demek isterdi, on sekizli yaşlarındaki tazeliğine. Dert ettiği onca şeyin yıllar içinde nasıl yok olduğunu, anlam yüklediği onca şeyin anlamsızlaştığını, savrulduğunu sandığı her ânın aslında onu biraz daha büyüttüğünü anladığında vazgeçmişti bu kadar düşünmekten. Dün ve yarının oluşturduğu o koca kıskaçtan o zaman kurtarabilmişti ruhunu ve bunu başardığında saçlarındaki aklar çoktan çoğalmış, kaz ayakları çoktan oluşmaya başlamıştı.
Gidene yanmayacak, kalana kanmayacak kadar büyütmüştü zaman onu. Hep aradığı o sığınılacak limanın hiçbir hayalde olmadığını anlamıştı böylelikle ve işte o zaman karar vermişti. Artık günlük tutmayacaktı çünkü kalemi istemsizce depresifliğe gidiyordu, masadan hep yorgun, kırgın ve mağdur olarak ayrılıyordu. Mağdur olduğunu düşündüğü hangi konuda kendini sarabilir, diğer insanları sevebilirdi ki? Duygular ve davranışlar düşüncelerden oluşurdu ve o düşüncelerinde kendini hep farklı ve hep haklı olarak çiziyor istediği gibi sonuçlanmayan her şeyden nefret edip kendine mağduriyet yaratıyordu. Bu yaklaşım ona her mağlubiyette acı veriyordu ve gençlik mağlubiyetin en çok uğradığı dönemdi. Bunu fark ettiğinde bu gidişata dur dedi, çözüm günlük tutmayı bırakmak değil doğru bakış açısı inşa etmekti ve sonra da tertemiz bir sayfa açıp yaşama yeniden başlamaktı.
Öyle de yaptı, fark ettikleri yoluna fener yakmıştı o da güneşin doğması için var gücüyle çalıştı, düştükçe daha güçlü başladı. Hiçbir şeyin mağduru, hiçbir karenin figüranı olmadığına iman edercesine inanana kadar çabaladı ve sonunda başardı. Kendi masalının kahramanı olduğundan emin olan, griyi bile çok seven, bütün olumsuzluklarla nasıl başa çıkacağını öğrenmiş ve kötü olayların öğretecek güzel hakikatlerle dolu olduğunu görecek kadar olgunlaşmış bir kadına dönüştü. Yıllarına mal oldu ama geldiği nokta bütün pişmanlıklarına dahi öğrettikleri için teşekkür eden bir olgunluktu ve buna değdiğini çok iyi biliyordu.
Eve gelirken masmavi bir günlük alarak gelmişti, bunca aradan ve değişimden sonra artık yeniden yazmaya hazırdı çünkü artık kalemi onu incitemezdi; yalnızca düşüncelerini görmesini ve gerekiyorsa düşüncelerinin değişmesini sağlardı. Yeniden günlük tutmaya başlayacak olmak içinde heyecan uyandırmıştı ve o yüzden son yazdığı günlüğüne göz atma ihtiyacı duymuştu. Ne kadar yol kat ettiğinin en net örneğiydi elindeki on dokuz yaşında yazdığı mavi yüzlü tozlanmış günlük çünkü okumayı bıraktığı kısmın devamındaki cümle şuydu: “Ne dengeyi sağlayabilirim ne de dengesizliği önleyebilirim. Zayıfım, solgunum ve yorgunum. Mavi bir günlüğe, kara bahtımı yazıyorum. Söylesene günlük, sen mavi olup hayatı çağrıştırsan ne olur; ben bahtı, kara kaplı deftere işlenmiş bir bedbaht olduktan sonra…”
Derin bir iç çekti, yüzünde değişiminden gurur duyan ama geçen zamana karşı da burukluk içeren tebessüm parlıyordu. Omzunu sıvazladı ve yavaşça bir öpücük kondurdu, ardından geçen zamana atıfta bulunarak kendi kendine konuşmaya ve tertemiz sayfalara sahip yeni masmavi günlüğüne yazmaya başladı.
Ah benim kırılgan gençliğim ne bahtın kara ne de hayat . Pencere sandığın şey sadece duvarmış, duvarın soğuğunu hayat sanmışsın. Hayat coşkun akan bir ırmak, çağlayan bir pınar, ormanda koşan bir ceylan, parkta oynayan bir çocukmuş.
Önümde duran iki mavi kaplı defter, biri geçmiş, biri bugün. Bugünü dünle kirletmeyecek ve pek tabii dünden öğrendiklerimi unutmayacak kadar büyüdüm. İşte o yüzden yıllar sonra tekrar yazmaya başladığım günlüğümün ilk sayfasına şöyle başlıyorum:
Köprünün altından çok sular aktı
Şimdi ne köprü eski köprü
Ne de su eski su
Var git, eğleşme mazinin kırlarında
Yitirdiğin zamandan hânen zararda
Durma, yarınlara koş
Yaşam umutlarla hoş…
*Müzik önerisi: Sertab Erener – Tek Başına
Yazar: İrem Tokyürek
Görsel Kaynak: Yazara ait.