(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Belki de karlı bir cumartesi sabahında kaldı sevincimiz; pencereden içeri süzülen o
solgun ışığın altında, henüz dünyanın ağırlığını omuzlarımızda taşımadığımız bir zamanda…
Karın sessizliğinde yankılanan kahkahalarımızı, sobanın üzerinde fokurdayan çayın buharında
bıraktık. Ay ışığı altındaydık; sırılsıklam eldivenleri kapı eşiğinde bırakıp içeri süzüldüğümüz
o kış akşamlarında, buz tutmuş camların ardındaki buğuda kaldı neşemiz. Biliyoruz ki
hepimiz, bir zamanlar sevinmek için yalnızca yağan karın yeterli olduğu günler vardı.
Sonra o karlar eridi, saksılarda yolunu gözlediğimiz o menekşeler de açtı. Hatırlarsınız
ki bir sabah, gökyüzü her zamankinden başka parladı; yüce mavilikte süzülen nice kuşlar
çoğaldı. Kuşların cıvıltısına eşlik eden çocuk kahkahaları, güneşin yeni yeni ısıttığı o taş
betonlara yayıldı. Yorgun bir ıhlamur gölgesinde çayını yudumlayan teyzelerin huzuruna,
telaşlı çocuk çığlıkları sızardı. İşte o an, dünya tamamlanır; hayat, en saf haliyle orada
yankılanırdı. Belki de o hesapsız sevincimiz, ılık bir nisan ikindisinde kaldı.
Çok geçmeden günler uzadı; saatlerin esnediği, güneşin bir türlü batmak bilmediği o
geniş yaz tatilleri başladı. Nasıl da giderdi birden baharın ılık rüzgarları… Yollara dikkatle
baktıysanız eğer, sıcakla kavrulan asfaltın erimiş ziftleri üzerinde bisikletimizin izleri vardı.
Yaz, sanki bütün öğleden sonraları bize bağışlamıştı. Gölgeler kısa, günler uzun; sokaklarsa
bizimdi o saatlerde. Bir yandan sıcağa yenik düşen dondurmamız parmaklarımızdan akar;
diğer yandan bir bardak su için komşuların sarkıttığı sepete bakardık. Yorgun düşmüş
bedenimiz, terlemiş alnımız, güneşten al al olmuş yanaklarımız ve sokak kokan saçlarımızla
neşeli bir “biz” vardık. Belki de en sıcak sevinçlerimiz, bitmek bilmeyen gündüzlerin
güneşten sararmış yaz akşamlarında kaldı.
Sonra eylülün bir günü, yazın batmak bilmeyen güneşi, gökyüzünden erken çekilmeye
başladı. O kavurucu sıcaktan bir nebze olsun korunmak için sığındığımız çınar altları, yere
düşen sararmış yapraklarla dolup taştı. Sonunda, beklenen değişim usulca kapımızı çaldı.
Sokakların bitmek bilmeyen çocuk kahkahaları, yerini adımlarımızdan çıkan yaprak
hışırtılarına ve tüylerimizi ürperten akşamüzeri rüzgarının hafif uğultusuna bıraktı. Artık
sokak lambaları erkenden yanar, annelerimizin bizi eve çağıran sesleri o vedanın hüzünlü
rüzgârlarına karışırdı. Kim bilir; belki de en hüzünlü sevincimiz, sararmış birkaç yaprağın
arasında, turuncu bir sokak lambası altında kaldı.Gerçek şu ki tüm bunlar, buz tutmuş camların ardındaki o buğulu neşeden, sokak
lambaları altında savrulan sararmış yapraklara dek, bir zamanlar içinde yaşadığımız o saf ve
kırılgan mutluluğun parçalarıydı. Yıllar geçti üzerlerinden. Büyümenin getirdiği o soluk
sessizlik, bir zamanlar kahkahaların çınladığı sokaklara yayıldı. Şimdi ise kalın bir albüm
kapağının ardında kaldı o sokaklar; tozlu yapraklarda kaldı çocukluğumuz. Kimi zaman o
kapağı araladığımızda, çok eskiden kalma bir karın sessizliği düşer avuçlarımıza yahut bir
kahkaha yankılanır kulaklarımızda. Böylece ne vakit büyümenin o keskin ayazına yakalansa
ruhumuz, ince ince titrer yüreğimiz ve hatıralardan örülme bir battaniye misali gizleniriz o
sararmış sayfalara.
Eda Demiral
Görsel kaynağı, yapay zeka tarafından oluşturulmuştur